Ana Sayfa | Giriş | Klasik Deliller | İnkarcı Akımlar | Modern Deliller | Sonuç | Kaynakça | İletişim


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 TANRI’NIN VARLIĞININ KANITLANMASINDA KULLANILAN MODERN DELİLLER :
 İNSANCI İLKE ÖRNEĞİ

I. BİLİM TARİHİ ve YENİ BİLİMSEL VERİLER

Günümüzde ilkokul çağındaki bir çocuk için bile sıradan sayılabilecek bir takım bilimsel bilgiler, düşünce tarihi boyunca insanlığın en kompleks problemlerini oluşturmuştur. Tarih boyunca evren ve insanın evrendeki yeri hakkında bir çok iddiada bulunulmuş ve bu konuda çok çeşitli kabuller ortaya konmuştur.

Eski çağlardan beri gökyüzü ve gök olayları, insanların dikkatini çekmiştir. İlkçağ insanı, gökyüzünü incelemek ve evrendeki olaylar üzerinde bilimsel çalışmalar yapmak için gerekli olanaklara yeterince sahip değildi. Yaşamını çok zor koşullar altında sürdürdüğünden, güvenli ve rahat bir yaşam için öncelikle hayatı zorlaştıran doğa olaylarını anlamak ve onları kontrol etmek zorundaydı. İlk dönemlerden beri insanların gök bilimleriyle ilgilenmesi bu nedenledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, astronomi bilimi, yalnızca soyut bilim ve gerçeği öğrenme isteğinden değil, daha çok sosyal gereksinimlerden doğdu.[1] Babillilerde, Eski Mısır’da, Eski Çin ve Hint uygarlıklarında daha çok günlük ihtiyaçlara yönelik matematik ve astronomi çalışmalarına rastlanmaktadır. Eski Yunan’da Aristo, dünyanın sabit merkez olduğunu; bütün gezegenlerin, yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın, dünyanın çevresinde döndüklerini savunuyordu. Ona göre yıldızların ham maddesi ve dünyanın ham maddesi birbirlerinden tamamen farklıydı. Yıldızlar ezelî bir yakıtla yakılmışlardı. Bunlar hem ezelî, hem de ebediydi. Oysa dünya, kusurlu ve eksikti, yıldızlar gibi mükemmel değildi. Daha sonra Batlamyus, Aristo’dan aldığı mirası kullanarak ortaya dünya merkezli astronomik bir model  koydu. Bu modele göre Güneş, Ay ve gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu. Batlamyus’un dünya merkezli evren modeli 1500 yılı aşkın bir süre Hıristiyan Kilisesi tarafından da kutsal kitaba uygun olan bir evren görüşü olarak benimsenmişti.[2]

Karanlık çağda Avrupa’ya kilise egemendi. Kilise öğretilerine karşı olan her şey tehlikeli sayılmış ve cezalandırılmıştı. Bu durum 16. ve 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu sıralarda Ortaçağ politik yapısı gerilemekte ve Aydınlanma hareketleri başlamaktadır. Kopernik, Galile ve Kepler ile beraber Ortaçağ sona ermiş, güneş merkezli evren kavramı, yeniden gündeme gelmiştir.[3]  Bu anlayışın geçersiz olma sürecini başlatan Kopernik, güneşi her şeyin merkezine koyarak, bu anlayışın gözlenen evrenle daha uyumlu olduğunu ortaya koydu. Çok iyi bir matematikçi ve yeryüzündeki fizik yasalarını gökyüzündeki cisimlere uygulayan ilk kişi olan Kepler, Kopernik’in sistemindeki eksiklikleri gidererek, güneş merkezli evren sisteminin doğruluğunu onaylıyordu. Bilimin Kepler ile zirveye doğru tırmanışı, hareket yasalarını keşfeden ve teleskopu kullanarak ilk ciddi yıldız gözlemini gerçekleştiren Galile ile devam etti. Kopernik, Kepler ve Galile’nin gözlemlerinin gelişimi bilim tarihinin gelmiş geçmiş en önemli düşünürü Newton’un  çekim yasası ile zirveye oturmuştu. Ardından Einstein, Newton’dan miras aldığı birikim sayesinde maddeyi, uzayı ve zamanı birbirine bağlayan formülleri ortaya koydu. Einstein’ın izâfiyet teorisi, zamanın mutlak olmadığını, zamanın, hıza ve çekim gücüne bağlı olarak değiştiğini göstererek, büyük bir zihinsel devrime sebep oldu.[4]

Bilimdeki bu hızlı gelişmeler ile birlikte materyalistlerin dayandıkları ve güvendikleri madde, bugün o eski saltanatını kaybetmiştir. Modern fizik, maddeyi imhâ etmiştir. Asıl ve cevher sanılan maddenin, atom çekirdeğinde bulunan kuvvetlerden (enerjilerden) ibaret olduğu anlaşılmıştır.[5] Yunanca’da “bölünemez” mânasına gelen atom üzerindeki çalışmalar sonucunda,  kütlesi en hafif atomun kütlesinin binde birinden daha az olan ve “elektron” denilen bir maddenin varlığı ortaya konmuştu. Kısa bir süre sonra, bu elektronların da atomların kendi içlerinden çıktığı anlaşıldı. Maddeyi oluşturan atomların gerçekten bir iç yapılarının olduğunun ortaya çıkması, atomların da etrafında elektronların döndüğü, son derece küçük ve artı yüklü çekirdeklerden oluştuğunu ortaya koydu. Yirmi yıl öncesine kadar, proton ve nötronların temel parçacıklar oldukları sanılıyordu. Ancak protonların ve elektronların çarpıştırıldıkları deneyler, onların daha da küçük ve “kuvark” denilen parçacıklardan yapıldıklarını gösterdi. Artık, ne atomların ne de onların içindeki proton ve nötronların bölünemez olmadıkları bilinmektedir.[6]

Bilimdeki bu tür gelişmeler, evren ve oluşumu hakkındaki bilgilerin artması, ayrıca ortaya atılan bilimsel iddiaların artık varsayımlara değil, olasılık hesapları doğrultusunda matematik gibi kesin bir dil kullanan güçlü verilere dayandırılması, tarih boyunca dine karşı bilimi kendine dayanak olarak gören materyalist ateistlerin değil, teistlerin iddialarını doğrular hale getirmiştir. Bu çalışmanın Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasında kullanılan klasik deliller kısmında gösterilmeye çalışılan delillere yöneltilen çeşitli eleştirilerin ve bu delillerin bilimsel olmadıkları iddialarının asılsızlığı, modern bilimin verilerinin desteğiyle yeni formülasyonlar halinde, söz konusu itirazlar da gözetilerek ortaya konmuştur.

Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğu fikri (kozmolojik delilin iddiası) günümüzde Big Bang (Büyük Patlama) teorisi çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu teori,  1920’li yıllardan sonra ortaya konmuş ve Einstein’ın izâfiyet teorisi ile Hubble’ın en gelişmiş teleskoplarla gözlem verileri bunun için kullanılmıştır. William Lane Craig, bilimdeki bu verilerin kelâmcıların hudûs (kozmolojik delilin kelâmcılarca en yaygın biçimde kullanılan şekli) delilini desteklediğini “ The Kalâm Cosmological Argument ”  adlı eserinde uzun uzadıya anlatmaktadır. Bu delile göre:

·Her başlangıcı olanın kendi dışında bir sebebe ihtiyacı vardır.

·Evrenin bir başlangıcı vardır.

·Demek ki evrenin varlığının da bir sebebi vardır.[7]

Bu formülasyon iyi incelendiği takdirde, buradaki en kritik maddenin, ikinci madde olduğu anlaşılır. Modern dönemde ortaya konan Big Bang Teorisi ise söz konusu kritik maddenin doğruluğunu ortaya koymak suretiyle kelâmcıların kullandığı klasik hudûs delilinin doğruluğunu desteklemektedir.

Big Bang Teorisi, evrenin tek bir noktadan başladığını, bu çok yoğun ve çok sıcak başlangıcın uzay genişledikçe daha az yoğun ve daha az sıcak duruma geçtiğini söylemektedir. “Yokluk” tarif edilemeyen demektir, şâyet evrenin başlangıcı da yokluk ise, bu durumda evrenin başlangıcının da tarif edilemez olması gerekir. Fizik kuralları ile yapılan hesaplar, evrenin başlangıcında fizik kurallarının çöktüğünü göstermektedir. Bu, fizik kurallarına dayanarak, fizik kurallarının çöktüğü anı tespit etmek demektir ki, bilimin insanlığı böyle bir sonuca götüreceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. William Lane Craig, bu hususu şöyle açıklamaktadır: “Başlangıçtaki tekillik, bir varlık değildir. Yani bu tekilliğin, pozitif  ontolojik (varlıksal) bir statüsü yoktur. Eğer uzayın genişlemesini zamanda geriye doğru götürürseniz, tekillik, evrenin varlığının kesildiği noktayı temsil eder. O, evrenin bir parçası değildir, fakat geriye döndürülmüş, zamanda büzülen evrenin, yok olduğu noktayı temsil etmektedir. Evrenin, tekilliğin yanında var olan hiçbir ânı yoktur. Başlangıçtaki tekilliğin ontolojik statüsü yokluğa denk gelmektedir. Tekillikte fizik kurallarının durması ve mevcut tahmin edilemezlik, yokluğun hiçbir fiziki kural gerektirmemesinin ışığı altında anlaşılırdır.”[8]

Craig, madde, uzay ve zamanın içinden çıktığı tekilliği yokluk olarak tanımlamakta ve bu konuda da şöyle demektedir : “Gerçek Dünya’da sonsuz yoğunluk haline eşit hiçbir şey olamaz, eğer herhangi bir kütlesi olan cisimse, o zaman sonsuz yoğun olamaz. Hoyle’un işaret ettiği gibi durağan-durum modeli, maddenin yokluktan yaratılmasını gerektirir; fakat Büyük Patlama da aynısını gerektirir; çünkü eğer genişlemeyi zamanda geriye doğru takip edersek evrenin hiçliğe kapandığını görürüz. İşte bu sonsuz yoğunluktur. Büyük Patlama modelinin tam olarak mânası ve gereği yoktan yaratılıştır.”[9] İzâfiyet teorisi, uzayı, zamanı ve maddeyi birbirine bağlayarak, maddenin başlangıcının yokluğa denkliğini gösterir. Evrenin başlangıcına geri gittiğimizde tüm uzayın kapanması, maddeyi de bahsedilir olmaktan çıkarmakta, yani maddenin yokluğunu göstermektedir.

Evrenin bilinçli bir şekilde tasarımlandığını gösterebilmek ve bu deliller üzerinde düşünebilmek, Tanrı’nın evrene müdahalesinin, hâkimiyetinin ve her şeyden haberdar oluşunun en önemli delilidir. Günümüzde, astronomi, fizik, astrofizik, kimya ve biyoloji alanlarında bulunan sayısız delil, bunu desteklemektedir. Bütün bilimler, olayları neden-sonuç çerçevesinde açıklamaktadırlar; bilimin varlığı neden-sonuç ilişkilerine bağlıdır. Bazı kişiler bilimin kanunlarıyla evrenin açıklandığını söyledikten sonra, “Mâdem bilim her şeyi açıklıyor, Tanrı bunun neresinde?” şeklinde sormuşlardır. Oysa bilim ve nedensellik evrenin yaratılmadığını değil, evrenin işleyiş mekanizmalarını açıklamaktadır. Bu açıklamalar ise Tanrı’nın varlığının karşıtı değildir. Evrenin işleyiş mekanizmaları ne kadar iyi açıklanırsa, evrenin düzeni o kadar iyi anlaşılmakta, bu durum da evrenin ancak Tanrı tarafından planlı bir şekilde yaratılabileceğine dair deliller sunmaktadır. Mekanizm ve gâyesellik içe içe girmiş bir şekilde gâyeselliğin zıttı değil, anlaşılmasının aracıdır. Bilimsel bilgilere ulaşma çabası, Tanrı’dan uzaklaşmanın değil Tanrı’ya yakınlaşmanın aracıdır. Sorun, bilimsel yaklaşımlarda değil, bilimi tanrılaştırmaya kalkmaktadır. Big Bang, evrenin ve tüm kanunların bir başlangıcının olduğunu, evren gibi bilimsel kanunların da mutlak olmadıklarını, evrenin işletilen, muhafaza edilen, bağımlı kanunlara sahip olduğunu, bütün bunların da kudretli, bilinçli, her şeyden haberdâr bir Yaratıcı tarafından tasarlandığını ortaya koymaktadır. [10]

Amerikalı ünlü astrofizikçi Hugh Ross, evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayan Big Bang’in verilerinin evrenin sonsuzdan beri varolduğunu savunan materyalistlere verdiği cevabı şu sözleri ile özetlemektedir: “ Ateizm, Darwinizm ve 18. yüzyılda başlayıp 20. yüzyıla kadar süren felsefelerden doğan  tüm “izm” ler, evrenin sonsuzdan beri var olduğu şeklinde yanlış bir varsayıma dayanmışlardır. Big Bang’in tekilliği ise, bizleri evrenin ötesinde/arkasında/öncesinde bulunan bir sebeple yüzyüze getirmiştir ki bu sebep, hayat dahil her şeyin asıl kaynağıdır.”[11] Kozmolojik delil, modern bilimsel verilerle nasıl yeniden savunuluyorsa, aynı şekilde Teleolojik delil de yeni bilimsel veriler çerçevesinde yeniden ele alınmaktadır. Ancak bu kez tartışmalar, “İnsancı İlke” başlığı altında cereyan etmektedir.

II.  İNSANCI İLKE’NİN ORTAYA ÇIKIŞI ve TANIMLARI

Evren’in oluşumunda bir amaç olup olmadığı sorusunun felsefe ve ilahiyat çevrelerinin en temel konularından biri olduğunu belirtmiştik. Aynı şekilde insan ve evren ilişkisi ve insanının evrendeki konumu konusu da düşünce tarihinin temel problemlerinden birini oluşturmaktadır. İnsan ve evren yaratılmış mıdır? Yoksa materyalistlerin savundukları gibi kör bir tesadüf sonucumu meydana gelmişlerdir? Hayatın ve canlılığın kökeni nedir? Yaşamımızın bir gâyesi var mıdır?  gibi bir çok soruya cevap hazırlamak ve yaşamın gerçek amacını tespit etmek için özellikle astronomi, fizik, astrofizik, kimya, biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji, hücre biyolojisi ve daha bir çok alanda modern bilimin verileri ışığında teistler tarafından çeşitli deliller öne sürülmüştür. Artık günümüzde materyalistlerin, düşüncelerine dayanak olarak gördükleri bilimin birçok verisi kendi düşüncelerini çürütür ve etkisiz hale getirir olmuştur.

20. yüzyılın son çeyreğinde evrenin kaynağı ve kaderi ile ilgili önemli sorularla ilgilenen akademisyen sayısında önemli bir artış olmuştur. Bu akademisyenlerin içinde ileri seviyede uzmanlık gösteren filozoflar, ilahiyatçılar, ve bilim adamları bulunmaktadır. Bu modern metakozmolojistler[12] evrenin tamamını inceleyip hem mikro hem makro ölçüde, pek çok soruyu gündeme getirmişlerdir. Evren niçin vardır? Evren niçin olduğu gibidir? Niçin sonu varmış gibi görünür? Uzay, zaman, madde, enerji ve bilincin, arkasındaki yaratıcı güç nedir? Ve bunlar neden bu kadar hassas bir denge içindedirler? Öyle ki bunların temel yapısındaki en ufak bir farklılık hayatın varlığını ve devamlılığını imkânsız kılar. Evrenin varlığı için ne gibi kozmik birleşimler gereklidir ve bunlar akıllı bir yaşamı nasıl desteklemişlerdir? Değişik formlarda bilinçli bir hayatın varlığına imkân tanıma potansiyeli olan farklı evrenlerin olması mümkün müdür? İçinde hayatın, akıl ve bilincin bulunabileceği ve değişik doğa kanunlarıyla yürüyen farklı evrenlerin oluşturulması mümkün olabilir mi? Evrenin yaratılmışlığı ve beraberinde getirdiği pek çok soru ile Tanrı’nın kendisini, doğal olarak tanıttığı gerçeği bize iyimser pek çok sebep vermektedir. Belki de en büyük metakozmolojik soru Leibniz’in dediği gibi filozofik olarak şu şekilde sorulabilir: “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?”[13]   

Modern bilimsel veriler bizlere evrenin ve canlılığın tesadüfen oluşamayacak kadar hassas değerlere sahip olduğunu, gözlemler ve matematiksel veriler doğrultusunda ispat etmekte ve yaşamın oluşabilmesi için gereksinim olan bu hassas değerlerin insan ile uyumunu göstermektedir. Bilim çevrelerinde genellikle, Tanrı’nın varlığına ulaşmak amacıyla yola çıkılmamasına rağmen özellikle son yıllarda  ortaya çıkan sonuçlar, inanan ve inanmayan bir çok bilim adamını hayrete düşürmekte ve bu mükemmel hassasiyetin ve akıllı yaşamın ancak bir düzen koyucunun kontrolünde ve bir inâyet doğrultusunda oluşabileceği gerçeğini ateist ve agnostik bilim adamlarına dahi itiraf ettirmektedir. “Kozmoloji biliminin her zaman büyüleyici yanlarından biri, insanların kozmoloji ile amatör olsun profesyonel olsun ilgilenen herkesin, evrendeki yerimiz, evrenin yaratılışı, varlığı ve hatta Tanrı’nın varlığı gibi konulardaki soruları yanıtlama potansiyeline sahip olduğunu düşünmesidir. Büyük patlama destanının astronomlar, matematikçiler ve fizikçiler kadar teologların ve felsefecilerin de ilgilerini uyandırması hiçbir şekilde rastlantısal değildir.”[14]

İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle evrendeki mükemmel uyumlar karşısında varlığımız hakkında şöyle söylemektedir: Oldukça fantastik bir evrende yaşıyoruz, ancak varlığımızın manası olup olmadığına dair çok az şüphemiz var”. Yine fizikçi Freeman J. Dyson evren-insan uyumuna şöyle dikkat çekmektedir: “Evrenin derinliklerine bakıp, fizik ve astronomide bizim yararımıza çalışan bir çok rastlantıyı fark edince, evren, bir anlamda, sanki bizim geleceğimizi biliyormuş gibi görünüyor.”[15]

Son otuz kırk yıl içinde bir çok meşhur bilim adamı, hem Tanrı’ya hem de bilime olan inancını açık bir şekilde belirtmiştir. Ancak materyalizmin etkisinden kurtulamayan bazı bilim adamları, örneğin Oxford Üniversitesi’nden ve Darwin’in takipçilerinden olan zooloji profesörü Richard Dawkins, dînî inancı bir kenara atmakta tereddüt bile etmeyerek evrenin ve canlılığın bilinçli bir şekilde oluşumu konusunda yaratıcı bir Tanrı inancına sahip herkesi “bilimsel cahil” olarak niteler ve dini de “bir virüs” olarak tanımlar.[16] Darwin hayranlığı ile yazılmış meşhur kitabı Kör Saatçi’nin (The Blind Watchmaker) birinci bölümünün ilk cümlesinde kullandığı ifade ise, konuya yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır: “Biz hayvanlar, bilebildiğimiz evren içerisindeki en karmaşık şeyleriz”.[17]

Epistemoloji ve bilimin merkezi sorunu, hangi kuramların temel olarak alınması gerektiğini belirlemek olmuştur. Büyük idealist filozofların çözümü aklı (mind) mantıksal ön koşul olarak alırken (apriori); materyalist filozoflar maddenin içsel özelliklerini aklın (intelligence) varlığını düşünebilmek için ön koşul olarak almışlardır. Akıl, felsefenin her zaman temel kuramlarından biri olmuştur. Ancak fizikçiler hiçbir zaman teorilerine aklı karıştırmamışlardır. Gözlemcinin etkisini fiziğe sokan kuantum fizikçileri bile hiçbir zaman bilgiye sahip (intellectual) özellikleri kullanmazlar; bir fotoğraf tabakasıyla insanı gözlemci olarak eşdeğer kabul etmişlerdir. Ancak 70’li yıllardan sonra  kozmologlar arasında Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak bilinen fikirler toplamı, aklı ve gözlemciliği de fiziksel bilimin konuları arasına sokmuştur.[18]

Kopernik ve Rönesans’tan gelen devrim ve bunun Newton fiziğiyle bütünleşmesinden ileri gelen miras ile insan evrenin merkezinden uzaklaştırılmıştı. Kopernik Kozmolojik İlkesi, dünyanın önemli bir yerinin olmadığını söyler. Aynı İlkeye göre homojen[19] ve izotropik[20] bir evrende,  her nokta eşit öneme sahiptir. Antropik Kozmolojik İlke ise, bizim evreni çok özel bir anda gözlemlediğimizi ve bu anın geçmiş ve gelecekten farklı olduğunu belirtir. Bu ilkeye göre insan, çok özel bir anda ortaya çıkmıştır. Şayet evren daha düzensiz olsaydı, onda yaşam olamazdı.[21]

 Evrenin insanı içerecek şekilde olması gerektiğini söyleyen her hangi bir düşünce geçmişte yoktur. Zira Antik çağda, evren, yayılmış ruhuyla yaşayan bir canlı gibi düşünülürdü; Orta çağda bu kavram, Tanrı’nın evreni insan ırkı için ve kendi ihtişamı için yarattığı düşüncesiyle ele alındı. Ancak Kopernik devriminin yarattığı etki, dünyayı ve insanı evrenin merkezinden alıp dünyayı Tanrı tarafından yaratılmış, kendi kuralları olan ve artık hiçbir ilâhi müdahaleye uğramayan bir makine gibi görmek şeklinde oldu. Bu anlayışa göre dünya artık, onu bilebilecek  insan aklına yer vermeyen ve kendi kurallarının aklın doğasını ve aklın fiziksel sistemin bir parçası olan vücutla ilişkisini açıklamaya yetmediği bir makineydi. Bu nedenle Descartes, insan vücudunu kendiliğinden hareket eden ve belirsiz bir şekilde akıldan etkilenen bir şey olarak gördü. Bu nedenle akılla vücudun ilişkisi, hem Descartes hem de onu izleyenler için ebedi bir problem olarak kaldı. Descartes, bunları Tanrı tarafından yaratılmaktan başka hiçbir ortak noktaları olmayan iki ayrı madde olarak kabul etti.[22]

Bu şartlar altında fiziksel dünyayı, aklını ve kendi varlığını içerecek şekilde kabul etmek insan için oldukça şaşırtıcı oldu. Aslında dünyayı, akıllı bir varlığı  göremeyecek bir makine şeklinde görmek; varlığı ve bilinçliliği bir gizem haline getirdi ve insanoğlu kendinden haberdar olmak için gök cisimlerini incelemeyi düşünmedi. Kendi varlığından haberdar olduğunu inkâr edemeyen Descartes için sorun, gerçekliği kolayca ortaya çıkarılamayan makine dünyadan haberdar olmanın nasıl mümkün olduğu sorusuydu. Onun çağdaşları, bu sorunu kendi duyularının taşıdıklarına güvenerek çözüyorlardı ancak Descartes, bunlara güvenmemişti. Duyular yoluyla tıpkı, pencereden  ya da uzaktan bakar gibi, dış dünya gözlenebilirdi, ancak ortaya çıkanın kişisel etkiler tarafından kirletilmemesine özen gösterilmeliydi. Dünyanın kendi içinde gözlemleyen akıllar üretebilmesi gibi bir özelliğin Tanrı tarafından sağlandığı kabul ediliyordu. Akıl Cennet Krallığına ait farklı bir yaratımdı.[23]

Bunlar 17. yüzyıla ait bilimden çıkan metafiziksel varsayımlardı. Ancak Darwin’in evrim teorisi, 19. yüzyılda yeni bir gelişme yarattı. Bir çok kişiye göre insan ve onun akılsal işlevi, akılla madde arası bir köprü olarak görülen insan dışı şeylerden geliyordu. Yaşam zamanla bilinçsiz maddeden türüyordu. Ancak 20. yüzyıl fiziği her şeyi değiştirdi. Artık evren bir makine olarak kabul edilmiyordu. Artık dünya, akıllı varlıkların gelişmesini sağlayacak koşullara sahip kabul ediliyordu.[24] İnsanın kendini evrenin merkezinde kabul eden görüşleri, her ne kadar Kopernik ilkesiyle ortadan kalksa da ve bu ilkenin etkisiyle evrendeki yerimiz merkezi ve özel olarak kabul edilmese de bu anlayışın ortaya koyduğu sonuçlar dünyanın herhangi bir şekilde “özel” olamayacağı anlamına gelmiyordu. Bu olasılık, Brandon Carter adlı fizikçiyi Kopernik dogmasına İnsancı İlke adlı bir yaklaşımla sınırlama getirme fikrine ulaştırdı. Bu yaklaşıma göre, insanın evrendeki yeri onun gözlemci olarak var olabilmesi için gerekli olan ayrıcalıktadır. Evrenin temel özelliklerinin (şekil, yaş ve değişim kanunları gibi) gözlemcilerin oluşumuna olanak verecek bir yapıda olduğu “gözlenebilmelidir”. İlk bakışta bu görüş, doğru fakat basit görünebilir. Ancak bunun fiziksel anlamı şudur: Evrenin, gözlenen fakat ilk bakışta olması imkânsız gibi görünen bazı özellikleri vardır. Bu özelliklerin evrende gözlemcilerin oluşumu ve varlığı için bir ön koşul oldukları ancak onlara bu açıdan bakılınca bir anlam kazanır. Şu anda ölçülen birçok kozmolojik ve fiziksel büyüklüklerin, astrofiziksel ve biyolojik zaman aralıklarının tamamı söz konusu bakış açısıyla incelendiğinde bunların tümünün yaşamı destekleyecek bir ortamın gelişmesi ve biyolojik yaşamın oluşması için gerekli olduğu görülecektir.

Evrenin doğasını, fizik yasalarıyla kendimiz arasındaki ilişkiler şeklinde anlamaya çalışma fikri “Antropik Kozmoloji” olarak adlandırılmaktadır.[25] Tarihsel olarak, Antropik Prensipleri detaylı olarak inceleyen ilk bilimsel çalışma  R.H. Dicke’in 1961 yılında kaleme aldığı Dirac’ın Kozmolojisi ve Mach’ın Prensibi (Dirac’s Cosmology and Mach’s Principle) başlıklı makalesidir.[26] Bunu 1970’lerde Cambridge Üniversitesi’nden Martin Rees tarafından yapılan çalışmalar izler. “Antropik Prensip” teriminin ilk olarak ortaya konuluşu, 1974 yılında fizikçi Brandon Carter tarafından gerçekleştirilmiştir. Onun Antropik İlke’yi bir terim olarak kullanmasından önce bu düşünce tarzı R. Wallece, Lawrence Henderson, George Wald, G.J. Whitrow, Sir Arthur Eddington, Paul Dirac, Fred Hoyle, Edward R. Harrison, J.B.S. Haldane, gibi pek çok bilim adamı tarafından kullanılmıştır. Bu bilim adamlarının hemen hemen tamamı kozmik tesadüfler argümanı ile evrenin varolan fiziksel özelliklerinin belirlenmesi meselelerine katkıda bulunmuşlardır.[27]

Büyük Patlama’dan sonraki süreçte, evrendeki bütün fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir şekilde düzenlenmiş olması, dünyanın bu şekilde oluşmasını sağlayıp onun üzerinde insan yaşamıyla mükemmel bir uyum gösteren kanunların hakim olduğunun ortaya çıkması, bilim adamlarının ‘İnsancı İlke’ (Anthropic Principle) kavramını ortaya atmalarını sağladı. Evrenin  insana uyumlu olduğuna ve bu şekilde bir yaratılışta etkili ilâhi inâyeti gösterme çabalarının yeni olmayıp tarih boyunca bu gibi yaklaşımların ortaya konduğuna önceki bölümlerde değinilmişti. Ancak bu bölümdeki veriler, yukarıda da belirtildiği üzere, olasılık hesapları doğrultusunda kesin bir dil kullanan matematik ile modern bilimsel verilere dayanmaktadır. Her ne kadar, kozmologlar hesaplarını dev teleskoplardan ve modern uzay araçlarından elde ettikleri bilgilerden yararlanarak büyük bilgisayarlarla yapsalar da, kozmolojinin temeli halâ matematiktir. Bu da, tüm kozmolojik fikirlerin kalem ve kağıt kullanılarak yazılı hale getirilen denklemlerle ifade edilebileceği anlamına gelir.[28]

İnsancı İlke (AP), ilk olarak  1974 yılında fizikçi Brandon Carter tarafından Kozmolojideki Büyük Sayılı Uyuşumlar ve İnsancı İlke (Large Number Coincidences and the Anthropic Principle in Cosmology) başlıklı makalesi ile ortaya atıldı.[29] Bu makalenin ardından, günümüze kadar yapılan bir çok bilimsel ve felsefi eserde bu ilke kullanılmaya başlandı. Ancak İnsancı İlke’yi farklı anlayan ve yorumlayan bilim adamları, bu yeni teistik yaklaşıma çeşitli farklı tanımlar getirmişlerdir. Bu ilke genellikle teistler tarafından Tanrı’nın varlığının kanıtlanması için kullanılmasının yanında, bazı ateistler tarafından da karşı delil olarak kullanılmıştır. Örneğin        İnsancı Kozmolojik İlke (The Anthropic Cosmological Principle) kitabının yazarlarından Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler kariyerinin ilk dönemlerinde kendini bir ateist olarak tanımlıyordu. “Ayrıca WAP ve SAP ı (Zayıf ve Güçlü- İnsancı İlke) ortaya koyan Carter’ın İnsancı İlkesi’nin kesinlikle dindar olmadığı görüşünde olanlar da bulunmaktaydı. John Leslie’ye göre bu İnsancı İlke ile tasarım kanıtı arasında bir ilişki ya da pozitif bir ilişki olmadığı anlamına gelmez. Aslında bu şu demektir; bu ikisi arasındaki ilişki oldukça karmaşık olup çok açık ve doğru bir şekilde anlaşılmalıdır. Antropik prensipler ve tasarım kanıtı arsındaki ilişki dolambaçlı, tartışmalı ve zaman zamanda negatiftir. Diğer taraftan kozmik veya Antropik uyuşumlar veya hassas ayarlar ile tasarım kanıtı arasındaki ilişki çok daha direk, tartışmasız ve pozitiftir.”[30] “Örneğin bu konuda en önemli yazarlardan bir olan John Leslie şöyle söylemektedir: “ Dindar düşünenler hassas ayarların Allah’ın gücünün ve tekliğinin delili olarak görürler, ateistler ise Antropik Prensibe başvurmayı tercih ederler” Bu düşünce tarzına göre evrenin hassas ayarının iki alternatif açıklaması Allah’ın tasarımı ve Antropik Prensiptir.”[31] Ancak bu konuda Frank Tipler şöyle bir açıklama yapmaktadır: “ 20 yıl önce kozmolojist olarak kariyerime başladığımda bir ateisttim. Bir gün Yahudi-Hıristiyan teolojisinin temel iddiasının doğru olduğunu ve bunun bizim anladığımız fizik kanunlarının bir sonucu olduğunu gösteren bir kitap yazacağımı en vahşi rüyalarımda bile hayal edemezdim. Ben bu sonuçlara benim özel fizik branşımın merhametsiz mantığını kullanarak ulaştım.”[32]

Evrenin oluşumu ve ayrıca içinde canlılığın ve insanlığın varolabileceği bir hayatın ortaya çıkışının ardındaki mükemmel ve hassas ayarların ortaya koyduğu değerler sonuncunda evrenin kendiliğinden kör tesadüfler sonucu oluşamayacağı ortaya çıkmıştır. Bu sonuç dindarları Allah’ın evreni yaratması ve bu şekilde düzenlemesindeki amacın, içinde insanlığın varolabilmesi olduğu şeklinde bir Antropik Prensip anlayışına götürürken, ateistleri ise biz varolduğumuz için bu hassas ayarları ve evrendeki mükemmelliği gözlemleyebiliyoruz, sonsuz ihtimaliyet dairesi içinde bunun tesadüfen de oluşabileceği şeklindeki bir Antropik Prensip anlayışına götürmektedir. Ancak ileride gösterilmeye çalışılacak olan anlayış ateistlerin iddialarının tutarsızlıkları ile birlikte, teistlerin, Antropik Prensibi kullanımının ne kadar tutarlı olduğunu ortaya koyacaktır.

Bilim dünyasının en yeni teist yaklaşımlarından biri olan Antropik İlke’nin terminolojik doğuşu oldukça ilginçtir. Antropos kelimesi Yunanca’da “insan” manasına gelmektedir. Bu ifade evrenin varlığında insanın oynadığı rolün önemini vurgulamaktaır. John Gribin de bu noktaya dikkat çekerek: “İnsancı İlke’nin ortaya koyduğu gibi, evren insanlık için âdetâ ısmarlama bir elbise gibi ‘özel dikim’ (tailor-made) şeklinde yaratılmış gibidir. Zira insanlar, sadece bunun gibi bir evrende var olup gelişebilirler” der. NASA Uzay Araştırmaları Goddard Enstitüsü’nün kurucusu ve eski yöneticilerinden Robert Jastrow aynı hususu şu şekilde açıklamıştır : “Fizikçi ve astronomlara göre, evrenin çok kritik sınırlar içinde yaratıldığı görülmektedir. Bu sonuç, Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak isimlendirilmiştir. Bence bu bilim dünyasının sunduğu en teistik sonuçtur.” [33] 

Brandon Carter’ın ifadesiyle, onun Antropik İlke konularına ilgisi H.Bondi’nin 1959 tarihinde yazdığı Kozmoloji kitabından kaynaklanmaktadır. Bu kitapta çok tanınmış bazı ‘büyük sayılı uyuşumlar’ listelenmiş ve bunların pek çok egzotik teorinin oluşumuna neden oldukları öne sürülmüştür. Carter ise Antropik İlke’yi şu şekilde ortaya koymaktadır:   “Ben bunun tam tersine ikna olmuş durumdayım. Bu uyuşumlar, egzotik teorilerin kanıtı olma yerine, geleneksel fizik ve kozmoloji teorilerinin kanıtıdırlar. Bu prensipler, bu uyuşumların gözlemlenmesinden önce onların tahmin edilmesinde kullanılmalıydı. Bu tahminler, Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak adlandırabileceğimiz bir prensibin kullanımını gerektirmektedir. Öyle ki bizim gözlemlemeyi bekleyebileceğimiz bu şeyler, gözlemci olarak varlığımızın gereği olan koşullarla sınırlıdır”.[34] Brandon Carter, İnsancı İlke’yi, Zayıf İnsancı İlke             (Weak Anthropic Principle) ve Güçlü İnsancı İlke (Strong Anthropic Principle) olarak iki şekilde tanımlamıştır.

Zayıf İnsancı İlke (WAP)   :  “Gözlemciler olarak varlığımızla uyuşur olacak ölçüde, evrendeki yerimizin zorunlu olarak ayrıcalıklı olduğu gerçeğini hesaba katmak zorundayız”.[35]

Güçlü İnsancı İlke (SAP)   : “Evren bir aşamada içinde gözlemcilerin yaratılışını kabul edecek şekilde olmalıdır.” [36]

Carter’ın bu tanımlarının ardından İngiliz astronom John Barrow ve Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler tarafından 1986 yılında yazılan “İnsancı Kozmolojik İlke” (The Anthropic Cosmological Principle) isimli kitap ile ve ardından pek çok kitap, makale, konferans gibi çalışmalarda bu konu detaylı bir biçimde işlenmiştir. Barrow ve Tipler’in İnsancı İlkeye getirdikleri tanımlardan Zayıf ve Güçlü İnsancı İlke için olanları şöyledir :

Zayıf İnsancı İlke    : Bütün fiziksel ve kozmolojik büyüklüklerin alabileceği değerler eşit olasılıkta değildir; ancak bunlar karbona dayalı bir yaşamı ortaya çıkaracak ve evrenin buna izin verecek kadar yaşlı olmasını sağlayacak değerlerini alırlar.[37]

Güçlü İnsancı İlke  : Evren, geçmişinin belli bir evresinde  hayatın gelişmesine imkan veren bu özelliklere sahip olmuş olmalıdır.[38]

    WAP her kozmolojik gözlemde bizi saran seçici etki gerçeğiyle kendi varlığımızı birleştirmeye çalışır. Evrenin bize pek de olağan görünmeyen özellikleri; evrenin biz insanlar gibi karbona dayalı bir yaşamı ortaya çıkaracak bazı kesin özelliklere sahip olması gerektiği gerçeği açısından bakılarak karar verilmelidir. Evrenin bu beklenmedik özellikleri ilk kez G.J. Whitrow’un 1955 de  yayınladığı “neden uzayda üç boyut var?” başlıklı makalesinde belirtilmiştir.[39] Ona göre evrenin bu özellikleri bizim varlığımızla ilgisiz olamaz. Matematiksel fizik, üç boyutta incelenince, mantıklı bir şekilde bilgiyi işleyebilen gözlemcilerin varlığı için gerekli benzersiz özellikler ortaya çıkar. Whitrow ayrıca evrenin boyutlarının sadece üç boyutta sorgulanabileceği sonucuna varmıştır. Ayrıca evrenin genişlemesiyle büyüklüğünün, yaşının ve var olan yoğunluğunun arasında kırılmaz bir ilişki olduğunu belirtmiştir. WAP,  Robert Dicke’in benzer düşünceleriyle de desteklenmiştir. O, evrendeki gözlenebilir parçacıkların ve Dirac’ın büyük sayılı uyuşumlarının rastgele olmadığını ancak bunların biyolojik faktörlerle belirlendiğini belirtmiştir. Bu da WAP tanımını ortaya koymuştur. Bu tanımın çelişkili ve spekülatif olduğunu belirtmeliyiz. Bu sadece evrenin ayırt ettiğimiz özeliklerinin bizim şu an var oluşumuzla ve kendi oluşumumuzla tutarlı olması gerektiği gerçeğini belirtir. WAP bizim karbona dayalı olmayan yaşamı kabul etmememizi kısıtlamaz; ancak “bizim” gözlemlerimizin bizim özel doğamızla sınırlı olduğunu belirtir.[40]

Kısaca WAP’a dayanarak şu argümanı ileri sürenler vardır: “Bizim var olmamız için zaten bu oluşumlar gereklidir. Bu yüzden bu düşük olasılıklı (paydası büyük sayılı) oluşumlara şaşırmamalıyız.” Yani biz evrene baktığımızda doğal olarak bizi oluşturacak olasılıkları gözlemliyoruz. Bunlar olmazsa, bizim varolmayacak olmamız bunların gözlemlenmesinin sebebidir. Bizim gözlemimizdeki bu  “seçici etki” yi her gözlemimizde göz önünde bulundurmalıyız. Görüldüğü gibi WAP, evrendeki hassas ayarların “niye” var olduğu hakkında bir şey söylemez. Sadece bize, var olduğumuz için başka türlü bir evren gözleyemeyeceğimizi söyler. 

Çok farklı büyüklükteki ve birbirinden bağımsız bu sâbitler arasında birçok olası olmayan ‘tesadüflerin’ (uyuşumların) olduğu  ve bu ‘uyuşumların’ karbona dayalı bir yaşam için gerekli olduğu da görülünce, Carter daha güçlü olan bir başka versiyonu Güçlü İnsancı İlke’yi (SAP) ortaya attı. Buna göre evren, kendi içinde bir dönemde gözlemcilerini oluşturacak şekilde olmalıydı. Bu diğerine göre daha metafiziksel anlam taşır çünkü evrenin daha farklı oluşamayacağını ifade eder. Bu ifadeden hareketle de evrenimizin içinde yaşayan canlıları için usta bir terzi tarafından tam uyumlu bir şekilde dikilmiş gibi gözükmesi, Leibniz’in bu konuda “Bütün olası dünyaların en iyisi” görüşünü desteklemektedir.

 SAP’ın ortaya koyduğu, evrendeki tüm oluşumların, evrenin belli bir döneminde insan gibi bilinçli bir varlık veya varlıklar ortaya çıkaracak şekilde ayarlanmış olmasından hareketle, WAP’ın insanın varlığından geriye doğru seçici etki ile gözlem yapmasına dikkat çekmesine karşın; SAP daha baştan tüm evrensel uyuşumların planlanmış olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Evrenin bir amacı vardır ve bu amaç için tüm bu uyuşumlar son derece hassas bir şekilde baştan ayarlanmıştır. Bu amaç evreni gözlemleyebilecek bilinçli canlıların (örneğin insan) yaratılmasıdır. Yani evrendeki süreç teleolojiktir. Bu süreç, mekanist kanunlarla işlese de teleolojik olarak bir gayeye yönelmiştir. SAP’ın bu şekildeki yorumu; Tasarım Merkezli İnsancı İlke (Design-Centered Anthropic Principle) diye anılan teistik bir İnsancı İlke’yi gündeme getirmiştir.[41]      

Doğanın temel sabitlerinin gerçek değerlerinden sapmaları başka evrenlerin oluşmasına izin verebilir ancak gözlemciler oluşturamaz ve bilinemez; genellikle de ne atomlar ne de yıldızlar oluşabilir. Carter’ın ortaya koyduğu  SAP’ın bir anlamı şudur: Sabitler ve doğanın kanunları öyle olmalıdır ki yaşam ortaya çıkabilsin. Bu tanımın yol açtığı yorumlardan en önemlisi Geleneksel  Tasarım Kanıtını takip ederek şunu iddia etmektir: “Gözlemcileri oluşturma ve devam ettirme amacında olan sadece bir evren ‘tasarlanmıştır’.” Bu görüş, doğal teologlar tarafından savunulmuştur. Harvard Üniversitesi’nden kimyacı Lawrence Henderson ve İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle bazı sayısal değerler arasındaki birimsiz oransal ‘uyuşumlardan’ etkilenmişlerdir. Bu oranlar olmaksızın evrende herhangi bir canlı türü bulunamaz.

Yaşam için ihtiyaç duyulan çekirdek miktarının sentezlenmesinde yer alan reaksiyonların sırası son derece karmaşıktır, çok hassas bir şekilde dengelenmiş olan bu hassas denge ile karmaşık sıranın açıklanması yirminci yüzyıl fiziğinin en büyük başarılarından biri olmuştur. Bunun keşfinde başlıca rolü oynayanlardan biri olan Fred Hoyle, bu konu, sadece işlemi geçerli kılmak için yapılan deneyler vasıtasıyla bilinmeden önce, zincirdeki bu bağlantıyı mümkün kılan karbon rezonansının varlığını keşfeden astronomdur. Elementlerin inşa edilmesiyle ilgili sıranın tamamlanabilmesine imkan verecek şekilde ve çok doğru yerlerde oluşan bir takım olağan üstü ‘acayiplikler’ Hoyle’un çok dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine Hoyle, karbon ve oksijenin nükleer rezonans düzeylerinin  yerleşimlerine bakmak suretiyle teolojist çıkarımlar yapmanın ne kadar kolay olduğunu  şu sözlerle açıklamıştır: “Bu delilleri incelemiş olan hiçbir bilim adamının, nükleer fizik kanunlarının yıldızların içinde ürettikleri sonuçlar bakımından, onların bir gayeye yönelik olarak tasarlandıkları neticesine varmakta güçlük çekebileceklerine inanmıyorum. Eğer öyle ise, o zaman benim görünürde rastgele olan acayipliklerim çok içerikli bir planın bir parçası haline geldiler.” [42]

III. İNSANCI İLKE’NİN TEİSTİK YORUMUNA

KARŞI YAPILAN İZAHLAR

               İnsancı İlke verilerine ait neticelerin “evrenin mükemmel ve kritik değerler ile oluştuğu” fikrini desteklemesi, evrenin tesadüfen oluştuğu görüşüne sahip olan ve bu fikre karşı çıkan materyalist çevreler tarafından ‘Çok Evrenler’ (Many Worlds) teorisinin ortaya atılmasını sağlamıştır.  İlk olarak 1957 yılında Hugh Everett tarafından ortaya atılan bu senaryonun amacı, sonsuz bir küme ve sonsuz bir ihtimaliyet oluşturarak İnsancı İlke’nin evrenin oluşumu hakkında ortaya koyduğu kritik değerleri sonsuz ile kıyaslayarak önemsizleştirmektir. Bu fikre göre tek bir evrenden bir sürü evrenler oluşmuştur.[43]

Bütün ilâhî dinlerin en temel mesajı olan “Tanrı’nın varlığı, birliği ve O’nun bütün âlemi yaratmış olduğu düşüncesi” tarih boyunca evrendeki tasarıma dikkat çekmiş bu görüşe karşı olan materyalistler ise bu tasarımı ve Tanrı’nın varlığını reddetmişlerdir. Dine karşı bilimi kendine dayanak olarak gören materyalist anlayış, 20. yüzyılın modern bilimsel verileri, astronomik ve fiziksel bulguları, hayatın oluşabilmesi için gerekli olan hassas değerlerin bulunması gibi daha bir çok bilimsel açıdan da reddedilemeyecek kadar belirgin bulgular karşısında çaresiz kalmıştır. Bu çaresizlikten hareketle evrenin bilinçli bir şekilde yaratılmış olabileceği tezini kabul etmemek için “Belki de evrenimiz sonsuz sayıdaki evrenlerden biridir. Bizim evrenimiz de tesadüfen yaşama uygun olmuştur” şeklinde bir iddia ile sonsuz evrenler teorisini savunmaya ve bu teoriden hareketle İnsancı İlke’nin bize sunmuş olduğu verileri tesadüfler ile açıklamaya çalışmaktadırlar.  

AP’ın teistik yorumuna karşı tepkilerden biri de, “evrenin bulduğumuz gibi olması gerektiğine dair kesin bir gereklilik olmadığı” iddiasıdır. Bazı anahtar koşulların farklı olabileceği ya da bazı başlangıç koşullarının değişik olabileceği (Big Bang gibi) kabul edilebilir. Nitekim fiziksel koşullar, yaşamın başlamasına zıt olsaydı hiçbir gözlemci olmazdı. Fizikçiler, bu fikri destekleyen modeller ortaya atmışlardır. Buna göre evren uzay ve zaman bakımından sonsuz olabilir. Bu durumda birbiriyle iletişime geçemeyecek kadar uzak bölgelerin bir kısmında yaşam olurken diğerlerinde olmayabilir. Bu, birçok evren içinde şu anki modelin örneği olabilir ancak termodinamik açıdan mümkün olmayan sınırlar ortaya çıkardı. Sadece bu gibi durumlarda gözlemciler var olabilecekler ve bunlar kaçınılmaz olarak etraflarında kendi varlıklarına uygun bir çevre bulacaklardı. Bu konu çeşitli şekillerde ortaya atılmıştır. Bilindiği gibi evren yavaşlayan bir hızla genişlemektedir. Eğer bu yavaşlama devam ederse Big Bang ile başlayan evren, ‘Büyük Çöküş’ (Big Crunch)[44] denilen bir kapanmayla son bulacaktır. Ancak bazı kozmolojistler bunun olası farklı başlangıç koşullarıyla yeni bir evrene başlangıç olacağını söylerler. Bu çeşitli alternatifler de geçmişte sayısız kez gerçekleşmiş ve gelecekte de tekrar tekrar gerçekleşebilecek, ancak bunların bazısının yaşama olanak verirken, bazısının vermemiş olduğu düşünülür.[45]

Hugh Everett’in ‘Çok Evrenler Teorisi’, her ölçülebilir büyüklüğün her muhtemel değerine karşı gelen evrenler kümesi olduğunu ileri sürer. Bu sonsuz kümeden sadece bir kaçı biyolojik yaşam için gerekli özelliklere sahiptir. Ancak bu görüş aşağıda belirtilen noktalarda aksar:

· Bu farklı dünyaların orijinal maddesi nereden geldi? Bu maddeler kendini organize etme özelliğine nasıl sahip olabildi?

· Bu teoriyi destekleyen somut bir kanıt yoktur.

· Bu çok evrenlerin her birinde her nesnenin farklı bir varyasyonu olmalıdır. Bazı evrende ‘İyi Hitlerler’ bile olabilirdi. Yani buna göre her konunun sonsuz derecelenmesi olmalıdır.

· Muhtemel bir dünyanın ayrılmalarının nasıl olup da uygun evreni bir arada tuttuğu anlaşılmaz. Ayrıca bu teori oldukça karışıktır. [46]

Bu teori, Occamlı’nın[47] usturasına da takılır. H.Everet’in fikri  ‘çok evrenler’ değil ‘çok dünyalar’ olarak yorumlanmalıdır. Çünkü her bir farklı olasılık aynı kökenden gelir, aynı fizik yasalarına sahiptir. Böylece evreni, “fiziksel gerçekliği olan her şeyi kapsayan” bir kavram olarak tanımlarsak, her bir farklı olasılık, farklı bir ‘dünya’ olur. Geçmişin Toplanması Yorumu olarak bilinen yorumda S.Hawking, R.Feynman’ın “bir atom altı parçacık A’dan B’ye, bu iki nokta arasındaki bütün fiziksel yolları alarak gider” şeklindeki yorumunu kullanır. Bu yoruma göre, söz konusu yollar daha sonra ard arda toplanınca tek bir gerçek dünya belirlenebilir. Hawking, bunu evrendeki her bir parçacığın tüm muhtemel yolları alacağını söyleyerek genişletir ve uzun bir zaman geçmesine izin verirsek şu anki evrene ulaşacağımızı söyler.[48] Ancak bu izah, “evrenin neden ard arda gelen anlar sonrasında tam bir düzensizliğe dönmediği sorusunu” açıklayamaz. Şayet tüm yollar, tüm parçacıklarca alınıyorsa, düzenli durumdan çok daha fazla düzensiz durum vardır. Buna göre çok düzensiz bir evren ile karşı karşıyayız. Ayrıca bir an, geçmişte atomların düzene kavuştuğunu kabul etsek bile, oluşan bu düzende her bir parça, her an farklı bir davranışa girecek ve düzeni korumak mümkün olmayacaktı. Bu ikilemden kurtulmanın tek yolu, söz konusu olasılıkların tümünün geniş aralığını, dar bir aralığa indirgeyecek “her şeye gücü yeten Varlığı” kabul etmektir. [49]

Şayet evren, kazara meydana gelmiş olsaydı, onda geçmişteki düzensizlikten kalan bir iz, bir hata olurdu. Ancak böyle bir hata veya iz  keşfedilmemiştir. Penrose’a göre Big Bang, tamamen kara delikler de (Black Holes) oluşturabilirdi. Ancak bütün bunların yerine ince ve her yere yayılmış maddeden oluşan bir evrene sahibiz.  Penrose bu konuda şöyle söylemektedir: “Big Bang’in maddeyi homojen ve ince bir şekilde dağıtacak bir biçimde olması oldukça zordur. Düzensiz bir şekilde olsa sadece kara delikler oluşurdu. Bu olasılık 1010^30 da 1 dir.” Tanrı’nın varlığı sonucu,  bu boşlukları doldurmak için çıkmaz. Bu sonuç doğal olarak, bir “İlk Yaratıcı” olmasını gerektirir.[50]

" style="text-align: justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 150%; page-break-before: always; margin-bottom: 12.0pt"> Ayrıca bütün bu “Çx" align="justify">ok Evrenler Teorileri” düzenin yalnızca şans eseri uzun ya da sonsuz bir zaman sürecinde oluştuğunu kabul eder. Ancak bunun, evrenin sürekli olarak düzensizliğe gittiğini vurgulayan Termodinamiğin ikinci kanununa göre nasıl mümkün olduğu açıklanmamıştır. Akla gelmesi gereken sorun şudur: söz konusu bu kanunu delmeden düzenin ortaya çıkması, çevrenin düzensizliği sürekli artıyorsa  mümkündür. Ancak şayet bütün evren düzene ulaşırsa, evrenin çevresinde olan her hangi bir çevre yoktur. Daha zararlı olan ise paralel evrenlerin bizim tarafımızdan gözlenememesi sorunudur. Her bir evrenin yalnız kendi içinden gözlenebildiği ve hatta bizim de bu alternatif evrenlerin her birine bölündüğümüz iddia edilir. Bunu da, tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğünü fark edemememiz gibi fark edemeyiz. Bütün bunlar, Occam’ın usturası tarafından kesilir. Çünkü bu model, diğer evrenlerin bizim tarafımızdan gözlenmesini imkânsız kılar. Bu durumda doğanın detaylarını ve yapısını, sadece çıkarımla bulabiliriz. Uzak bölgelerle iletişim olasılığımız azdır. Ancak tüm bunlar, bizim dünya üzerindeki varlığımızın değerini azaltmaz. Aksine şâyet başka yerlerde yaşam bulunabilirse, AP daha da güçlenir. Genişleyen bir evrende uzak galaksiler bizim varlığımızın şartı olabilir. Eğer başka  dünyalar da var olsa, bu bizim durumumuzda herhangi bir değişiklik yapmaz. Bu nedenle, “Çok Evrenler Teorisi” nin AP’a karşı görüşleri azaltmaya yönelik bir etkisi olmaz.[51]

Richard Swinburne, çok evrenler iddiasını şu şekilde eleştirmektedir: “Bir muhalif, bir çok dünya teorisi olarak bilinen kuramı savunabilir. Eğer trilyonlarca evren varsa, onlar arasında olabilecek bütün olası türden düzen ve düzensizlikleri göstererek, hayvanların ve insanların ortaya çıkmasına yol açacak basit, anlaşılabilir yasalar tarafından yönetilen bir evren olması kaçınılmazdır. Doğru. Ancak bizimki dışında başka evrenlerin olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Bildiğimiz her nesne, evrenimizin gözlemlenebilen bir bileşenidir veya böyle nesneleri açıklamak için varsayılmıştır. Evrenimizin düzenliliğini açıklamak için, bir Tanrı yerine trilyonlarca evren varsaymak, mantıksızlığın en üst düzeyi gibi görünüyor. Bilimin doğal dünyanın ne kadar derinden düzenli olduğunu bize göstermedeki başarısı, bu düzenin daha da derin bir nedeninin olduğuna inanmak için güçlü gerekçeler verir”.[52]

Stephen Hawking’in çalışma arkadaşlarından biri olan kozmolog Martin Rees ise  bu konuda şöyle söylemektedir: “ Bilim adamlarının birleştiği ortak noktalardan biri de, 14. yüzyılın başlarında Ockham’lı William tarafından ortaya konulan ‘Ockham’ın Usturası’ sınırlamasına riâyet etmeleridir… Herhalde hiç bir şey bu sınırlamayı, sonsuz bir evrenler dizisini kabul etmekten daha şiddetli bir biçimde ihlal edemez! Ayrıca, gözlemlenemeyen ve muhtemelen de asla gözlemlenemeyecek olan bölgelere başvurmak pek de ‘bilimsel’ olmasa gerek”. [53]

Bilimsel açıdan hiçbir gözlem ve deneye dayanmayan, ayrıca tamamen hayalî ve tutarsız bulunan  “Çok Evrenler Teorisi” fizikçi Paul Davies’in de eleştirisine maruz kalmıştır: “Her şeye rağmen çok evren kuramcıları, teorilerine ilişkin ‘öteki dünyaları’ asla -ilke olarak bile- denetleyemediklerini kabul ederler. Kuantum dalları arasında gezinme yasaklanır. Üstelik sonsuz ya da salınımlı model, evrenlerdeki düzenli bölgeler hiçbir gözlemcinin, asla çok evrenlerin varoluşunu deneysel olarak yalanlayamadığı ya da doğrulayamadığında ya da uzayın böyle kocaman yayılımları yoluyla ayrılırlar. Bütünüyle teorik yapının bilimsel anlamda, doğanın bir özelliğinin bir açıklaması olarak, asla nasıl kullanılamayacak olduğunu anlamak zordur. Elbette, insan sonsuz bir Tanrı yerine sonsuz bir evrenler dizisine inanmayı daha kolay bulabilir, ama böyle bir inanç gözlemden çok inanca dayanmalıdır”.[54]

Alman matematikçi ve filozof  Leibniz’in, dünyamızın muhtemel olanın en iyisi olduğunu söylediği daha önce belirtilmişti. Bazıları, “dünyada kötülük varsa bu dünya nasıl en iyisi olabilir?” demektedir. Ancak kötülük olmayan bir dünyada düşünce ve davranışlar kötülük olmaması için kontrol edilirdi ve insanlar robotlara döndürülürdü. Bütün temel sabitler farklı olup yine de bir yaşam meydana getirebilirdi. Ancak göz ardı edilemeyecek husus çeşitli parametrelerin bir araya gelip AP’a uygun olarak yaşamı destekleyen bir çevre oluşturmasıdır.

Ayrıca bundan daha iyi bir dünyanın nasıl olacağını gösteren bir yol yoktur. Şu ana kadar hiç kimse, belli bir sabiti değiştirerek daha iyi bir dünya elde edememiş aksine, daha kötüsünü elde etmiştir. Ayrıca Leibniz’in ‘Radikal İyimserlik Prensibi’ (Radical Optimism Principle) bir yerde uygulanıp bununla o yapının olabilecek en iyisi olduğu gösterilirse, evrenin birliği-bütünlüğü göz önünde tutularak, aynı ilke her yerde uygulanabilir. Bu da Leibniz’in “şayet her şey lâyıkıyla göz önünde tutulursa bu dünya, mümkün dünyaların en iyisidir” tarzındaki iyimserlik görüşüne uyar.[55]

İnsancı İlke’den hareketle ortaya çıkan sayısız ve mükemmel oluşumları değersiz gösterme çabaları ile ortaya atılan senaryoların yanlışlık ve tutarsızlığı, Dünya İlkesi (The World Principle) olarak isimlendirilen bir anlayışla da ortaya konabilir. Bu İlke, İnsancı İlke’yi de kapsayan çok daha geniş bir prensip olarak karşımıza çıkar. Bu ilkeye göre, insanın var olması için gerekli olan ‘olmazsa olmaz’ şartlar yanında, insanın varlığı için ‘olmazsa olmaz’ türden olmayan diğer tüm canlıların oluşumu için ‘olmazsa olmaz’ türden şartları ve mükemmellikleri de kapsayan daha geniş bir anlayış ortaya konabilir. Örneğin bir arının ya da başka bir hayvan veya bitkinin oluşumunu düşünelim. Bunların ortaya çıkması ve insanların bütün bu canlılardan bu denli fazla biçimde faydalanıyor olması, insanın varlığı için zorunlu şartlardan değildir. Etrafımızdaki canlıların ve besinlerin, insan yaşamı için  yaşanabilecek kadar olmaması için hiçbir neden yoktur. Ancak etrafımızda kolayca gözlemlenebildiği gibi, ihtiyaç duyulandan çok daha fazla hayvan, bitki, meyve gibi pek çok varlık ve besin bulunmaktadır. Bunlardan sadece birinin bile  kendiliğinden oluştuğunu ya da varlığının bir amacı olmadığını iddia etmek, son derece anlamsız ve tutarsızdır. 

“Dünya, canlılar için seçilmiş özel bir alandır. Bu alan, Tanrı’nın canlılar yaratmak suretiyle sanatını, gücünü sergileme alanıdır. Dünya içinde akıllı bir varlık olan insanın gözlemci olarak bulunması, bu serginin sebeplerinden biridir. Bu canlıların bir çoğu, insanın varlığı için “olmazsa olmaz” lardan biri olmasalar bile, insana bal gibi gıdalar vererek, insana Tanrı’nın inayetini gösterirler. İnsanın yanıbaşında bu kadar çok türden canlının var olması bir açıklamaya muhtaçtır. Bunlar, insanın varlığı için gerekli olan şartları gözlemlemesiyle açıklanamaz. Çünkü bunlar olmadan da insan var olabilirdi. Dünyanın içindeki oluşumlar ve özellikle bitkisiyle hayvanıyla tüm canlılar, insanın “olmazsa olmaz” ihtiyaçlarının çok ötesinde; mükemmelliği, üstün bir sanatı ve kudreti göstermektedir. “Dünya İlkesi”, bizi, “İnsancı İlke” nin yöneldiği “olmazsa olmaz” şartların dışındaki çok geniş bir alana yöneltmektedir. Bu alana “İnsancı İlke” ye ilaveten şunlar da girmektedir”:[56]

1.             Diğer tüm canlılar,

2.             İnsanın yaşaması için “olmazsa olmaz” şartlardan olmayan mükemmellik göstergeleri ve

3.             Sayılanların tamamının tek bir gezegende (Dünya) toplanması.

İnsancı İlke’yi ateist bir anlayışla yorumlayanlar insanın var olması için gerekli olan “olmazsa olmaz” şartlara şaşırmamamız gerektiğini söylemişlerdir. Dünya İlkesi ise olmazsa olmaz şartların dışındaki geniş bir alana dikkatleri çekmektedir. Bu alandaki diğer canlıların ve mükemmellik göstergelerinin herhangi biri için yapılacak olasılık hesabı Bilinçli bir tasarımı ortaya koyar ve bu yaklaşıma İnsancı İlke’ye yöneltilen itirazlar yöneltilemez. Etrafımızdaki canlılığın ve oluşumların bu kadar çeşitli renk, koku, tat, şekil ve özelliklerde olması; bunların dünyadaki ekolojik düzeni sağlamaları; bazen, arıda oluğu gibi, kendi ihtiyaçlarından fazla üretim, bazen de sadece insanlar için üretim yapıp ürün vermeleri, ayrıca insanlığın hizmetine verildiği gözlenen bunca güzellikler, bütün bunların bilinçli bir şekilde üstün ve kudretli bir Zât (Tanrı) tarafından insanlara sunulmuş nimetler olduğunu ortaya koymaktadır.

IV.     İNSANCI İLKE’NİN ATEİSTİK YORUMUNA KARŞI

ÖRNEKLER

AP’ı kendilerine göre yorumlayan ateistlerin düzene karşı getirdikleri en temel iddia, “bizim mevcut düzene şaşırmamız gerektiği” savıdır. Zirâ bu iddiaya göre bu düzen biz burada olduğumuz için vardır. Şayet biz burada olmasaydık bu düzende olmayacaktı. Bu iddianın asılsızlığını göstermeye çalışan bir çok bilim adamı bulunmaktadır. John Leslie, bu konuda şöyle bir örnek sunmaktadır: “Farz edin ki bir ekip sizi sürükleyerek idama götürüyor. 100 keskin nişancı, çok yakın mesafeden kalbinizi hedef alıyor. Emir veriliyor ve siz silahların sağır edici seslerini duyuyorsunuz. Ve halâ yaşadığınızı gözlemliyorsunuz. 100 keskin nişancının hepsi de hedefini ıskalamış. Bu varsayım karşısında, aşağıdaki şıklardan hangisi doğru bir düşünce olabilir?

· Bu duruma şaşırmamalısın! Eğer ölseydin bu durumu gözlemleyemeyecektin!

· Halâ yaşıyor olmanı gözlemlediğine şaşırmalısın!”[57]

100 keskin nişancının hepsinin birden hedefi ıskalaması son derece inanılmaz bir durumdur. Bu durumu gözlemleyen birisi bunun muhakkak bir açıklaması olması gerektiğini bilir. 100 keskin nişancının çok yakın mesafeden ıskalamayacağına (silahların kurusıkı dolu olduğu veya herhangi başka bir açıklamaya) kesin olarak inanır. Ancak evrendeki bu mükemmel ve kritik aralıklarda gerçekleşen varlığımızın ortaya çıkma ihtimali, 100 keskin nişancının hedefi şaşırma ihtimalinden bile çok çok daha küçüktür.  

Richard Swinburne ise aynı konuda cevap mahiyetinde şöyle bir örnek sunar: “Varsayalım ki bir deli, kurban olarak seçtiği birini kaçırarak onu içinde bir kart karıştırma makinesi bulunan bir odaya kapatır. Odadaki makine, on deste kartı aynı anda karıştırır. Daha sonra her bir desteden bir kart çekerek on kartı aynı anda gösterir. Adam, kurbanına makineyi kısa zamanda çalıştırmak üzere hazırlayacağını ve ilk çekilişini kendisine göstereceğini; ancak her bir desteden bir kupa as çıkmadığı takdirde makinenin eş zamanlı olarak kurbanı öldürecek olan bir patlama mekanizmasını ateşleyeceğini, bunun sonucunda da kurbanın makinenin hangi kartı çektiğini göremeyeceğini söyler. Daha sonra makine çekilişe hazırlanır. Ancak makine kurbanın bir yandan şaşkınlığına diğer yandan da rahatlamasına neden olacak biçimde her bir desteden bir kupa as gösterir. Kurban, bu olağanüstü gerçeğin ancak makinenin bir biçimde hileli düzenlenmiş olmasıyla açıklanabileceğini gerektirdiğini düşünür. Deli ise ona şöyle der: ‘Makinenin sadece kupa as çekmesi hiç de şaşırtıcı bir şey değil. Ayrıca senin bundan başka bir şey görmen de olası değil. Zirâ  başka bir kart çekilmiş olsaydı, senin herhangi bir şey görmek için burada olman mümkün değildi.’ Ancak şüphesiz kurban haklı, onu kaçıran kişi ise haksızdır. Gerçekten de, on kupa asın çekilmesinde, açıklama gerektiren olağanüstü bir durum vardır. Bu tuhaf düzenin, algılanan çekilişin zorunlu bir koşulu olduğu gerçeği, algılanan şeyi daha az olağanüstü yapmadığı gibi, onun da daha az açıklamaya gereksinimi olduğu anlamına gelmez. Teistin başlangıç noktası, bizim düzensizlikten çok düzeni algılamamız olmayıp, düzensizlikten çok düzenin orada olmasıdır. Belki sadece düzen orada ise, biz orada olanı bilebiliriz. Ancak bu durum, orada olanı daha az olağanüstü yapmaz ve açıklamayı daha az gerekli kılmaz. Doğru, her çekiliş, özdeğin her düzenlemesi -yani çekileni sadece şans belirlerse- aynı derecede apriori inanılmazdır. Ancak eğer bir kişi varlıkları düzenliyorsa, başka değil de belirli biçimlerde (on kupa as, hayvan ve insanları üretecek hassas ayarlı bir dünya gibi) düzenleme yapmasının mutlaka bir nedeni vardır. Eğer biz böyle düzenlemeleri bulursak bu, bir kişinin bu düzenlemeyi yapmakta olduğunu düşünmenin gerekçesi olur.”[58]

Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu örneklerden bir diğerini ise şu şekilde verebiliriz: “Binlerce rulet masası olan bir kumarhanede olduğunuzu düşünün. Size tüm rulet oyunlarının hileli olduğunu söylüyorum ve delil olarak binlerce masadaki yüz binlerce oyunun sonucunu önceden söylüyorum. Verdiğim sonuçlar doğru çıkınca, rulet oyunlarının sonucunun evvelden bilindiğine kanaat getiriyor ve birisine bu olayı anlatıyorsunuz. Anlattığınız kişi ise, size bunun tesadüfen olabileceğini, şayet kumarhanelere giden tüm insanlar böyle bir tahminde bulunurlarsa, onlardan birinin tutturma ihtimali olduğunu söylüyor. Sonra bunun da olasılık açısından imkânsız olduğunu gösterdiğiniz de, aslında sonsuz gezegenler olabileceğini, bu sonsuz gezegenlerde sonsuz kumarhanelerde böyle tahminlerde bulunan sonsuz kişiler olabileceğini, bunlardan birinin rastgele bir tahminle böyle bir sonucu yakalamasının muhtemel olduğunu, kumarhanelerin rulet oyunlarının önceden bilindiğini size söyleyen benim ise yalancı olduğumu, benim de bunu rastgele başardığımı size söylerse ona cevabınız ne olur? Diyelim sonsuz kumarhanelerin varlığına inandınız. Binlerce rulet masasında oynanan yüz binlerce rulet oyununun sonuçlarını bilmemi yine de tesadüfle açıklamaya kalkar mısınız? Biz tek bir evren gözlüyoruz. Big Bang Teorisi, bu evrenin bir başlangıcı olduğunu, genişleyen sınırlarıyla sonlu yapıda olduğunu ortaya koymuştur. Bu tek evrendeki kritik değerler, evrenin bilinçli bir şekilde, üstün bir Kudret tarafından tasarımlandığını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sonsuz evrenler gibi hiçbir delili olmayan bir senaryoyu doğru kabul etseydik bile bu sonuç değişmezdi. Ancak bu senaryoyu doğru kabul etmeyi gerektiren rasyonel bir sebep olmadığı gibi, bu senaryo akıldan uzak bir fantezi olarak görülmektedir.” [59]

V.    İNSANCI İLKE ve İHTİMALİYET HESAPLARI

“AP’ın sonucu, kozmosun akıllı hayata uygun olduğu değil (ki bu apaçık böyledir) fakat tam manasıyla uygun olduğudur. Bizim gibi gözlemcileri üretmeye uygun olduğu değil, fakat bütün ihtimalsizliklere karşı çok şaşırtıcı bir kesinlikle uygun olduğudur. Tabiatın kanunları çok büyük derecede istatistiksel imkânsızlıklara sahip pek çok uyuşuma dayanmaktadır. Pek çok bilim adamı, uzun bir müddet bu uyuşumları metodolojiksel bir takım araçlara çevirip insan gözlemlerinin kozmostaki rolünü daha iyi anlamaya çalışmışlardır.”[60]

Antropik uyuşumların bir rastlantı sonucu olduğu görüşü bazı çevreler tarafından popülerlik kazanmışsa da, bu görüşün çok büyük eksiklikleri vardır. Öncelikle bu hassas ayarın kendiliğinden oluşmasının imkânsızlığı bunun şansa dayalı olmasını savunulmaz kılar. Örneğin, Michael Denton 1998 yılında kaleme aldığı Doğanın Kaderi (Nature’s Destiny) isimli kitabında, insan hayatı için gerekli pek çok farklı kimyasal, jeolojik ve biyolojik koşulu ortaya koymuştur. Bunun ötesinde pek çok ayrı parametre olağanüstü derecede bir hassas ayar göstermektedir. Evrenin genişleme hızı 1060   ta 1 gibi kritik bir değerde olmalıdır. Biraz daha hızlı bir genişleme oranı (yani 1060  ta 1’i kadar daha hızlı) evrenin yıldız formasyonuna izin vermeyecek bir maddesel yayılmada olmasına sebep olurdu. Aynı oranda biraz daha yavaş bir genişleme yerçekimsel bir çöküşe sebep olurdu. Oxford’lu fizikçi Roger Penrose’a göre evrenin başlangıç entropisinin düzenlenmesi te 1 lik hassasiyet gösterir.[61] Bu rakamı yazmak bile imkânsızdır. Zira söz konusu rakamda tüm evrendeki element parçacıklarının sayısından daha fazla sıfır bulunmaktadır.[62]

 Dünyanın önde gelen fizikçilerinden biri olan Roger Penrose, 1989 yılında yazdığı Emperor’s New Mind isimli kitabında şu ifadelere yer vermektedir:  Yaratıcının hedefinin ne kadar kesin olduğunu şimdi biliyoruz. Bu,  lük seviyede bir katiyete tekabül eder. Bu ise, olağanüstü bir değerdir. Bunun rakamsal ifadesinin bütün insanlar bir araya gelseler bile üslü bir sayı olarak yazılmadan normal şekilde yazılması dahi imkansızdır. 1’in ardından 10123 tane sıfır eklediğinizi düşünün. Evrendeki bütün proton ve nötronların -ve diğer tüm parçacıkların da- her birinin üzerine bir sıfır yazsak, yine de bunu rakamsal olarak elde edemeyiz.[63] Teolojik açıdan uzay enerji hacminin tarihin herhangi bir aşamasında fiziksel yaşamı desteklemesi için evrenin kütle hacminin değerinin 1060  lık bir ince ayara, kozmolojik sabit değerin ise  lik bir ince ayara konması gerektiğini gösterir. İnsanoğlu tarafından tasarımlanmış olan en hassas âlet, 1023 te 1 ölçüm yapabilen yerçekimi dalga teleskopudur. Bu da demek oluyor ki, Yaratıcı en azından biz insanlardan ‘10 trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon’ defa daha akıllı, bilgili, yaratıcı ve güçlüdür. Bir başka şekilde söylemek gerekirse bu buluştan önce bilim adamlarının Tasarım Kanıtı olarak buldukları en derin hassas ayar 1040 ta 1 idi. 20. yüzyılın bu buluşu sayesinde, Allah’ın evreni yaşam ve insanoğullarının yararı için tasarımladığı ve yarattığı inancının kanıtı, 1080 kat daha güçlü hale gelmiştir. (100 milyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon daha güçlü).[64]

Fizikçi Paul Davies, evrendeki bu hassas ayarın ortaya çıkardığı Tasarım Kanıtı delillerinin gücüne karşı, geleceğe dönük olarak Çok Evrenler Teorisi’ne ümit bağlasa da  şu itirafını dile getirmekten kendini alamamaktadır: “Görünüşe göre sayılardaki çok küçük değişimlere böylesine hassas olan, oldukça özenle tasarlanmış olan evrenin şimdiki yapısının insandaki etkisine karşı durmak oldukça zordur. Belki bilimdeki gelecek değişmeler, öteki evrenler için doğrudan doğruya kanıta götürecektir, fakat o zaman kadar, görünüşe göre, doğanın, onun temel sabitelerine, ayrılmış olduğu sayısal değerlerin mûcizevî uygunluğu, kozmik tasarının bir öğesi için son derece zorlayıcı bir kanıt olarak kalmalıdır.”[65]

“Her canlı proteinlerden oluşur, proteinsiz bir canlı düşünülemez. En basit bakterilerde bile binlerce protein vardır. Biz tek bir proteini alıp, bu proteinin tesadüfen oluşmasının olasılığını incelersek, canlılardaki mikro dünyanın sırf bu unsurunun bile bilinçli tasarımı ispatlamaya yeterli olduğunu görürüz. Örnek olarak vücudumuzdaki proteinlerin en fazla bilinenlerinden biri olan hemoglobini ele alalım. Bilindiği gibi hemoglobin, kan hücrelerinde oksijen taşıma vazifesini görür. Bir insanda 60 octillion (60.000.000.000.000.000.000) civarında hemoglobin proteini bulunur. Hemoglobin 574 tane amino asidin arka arkaya gelmesi sonucunda oluşur. İnsan vücudunda 20 tane farklı amino asit kullanılır. Bu amino asitlerin her biri tam doğru yerde olmalıdır. Örneğin “orak hücre kansızlığı” denen öldürücü hastalık, hemoglobin proteininin sadece tek bir amino asidinin doğru yerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Bir hemoglobin proteinin sırf amino asitlerinin belli bir dizilimde olmasının olasılığı şu şekilde gösterilebilir:

Bir  amino asidin doğru yerde olma olasılığı: 1/20
İki  amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 x 1/20
Üç  amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 x 1/20 x 1/20
574 amino asidin (hemoglobin) doğru dizilme olasılığı: 1/20574

Yüzbinlerce canlı türünün sadece biri olan insanın, bir çok yapıtaşından birini teşkil eden proteinin, bir çok farklı tipinden biri olan hemoglobinin, tesadüfen oluşmasının imkânsızlığı görülmektedir. Ayrıca bu işlemde amino asitlerin oluşma olasılığı, bir proteindeki amino asitlerin sol-elli olmasının olasılığı, proteinin üç boyutlu katlanmasının olasılığı göz ardı edilip hiç hesaba katılmamıştır. Bir proteinin, D.N.A.’da kodlanışının olasılığı hesaplansaydı, amino asit dizilimi olasılığından elde edilen daha inanılmaz bir sonuçla karşı karşıya gelinirdi. Evrenin tüm parçacıklarının, evrenin tüm zamanında oluşturmaya güç yetiremeyeceği bir molekülün (hemoglobinin) bilinçli bir tasarım olmasaydı var olamayacağı açıktır.” [66]

Matematikçilerin ve fizikçilerin evrenin ve hayatın oluşabilmesi için ortaya koymuş oldukları mükemmel ve ihtimaliyet açısından imkânsız olan bu rakamlar, evrenin çok özenli bir şekilde yaratıldığını açıkça göstermekte ve bir çok bilim adamının Tanrı’nın varlığı inancına yönelmesine sebep olmaktadır. Bu noktada Heinemann Matematiksel Fizik Ödülü’nü kazanan Robert Griffiths’in ifadeleri, olayın boyutunu ortaya koymaktadır: “Şayet tartışmak için bir ateiste ihtiyacımız olursa, felsefe bölümüne gidiyorum, zirâ artık fizik bölümünde ateist bulmak oldukça zor.” Kendini agnostik bir bilim adamı olarak tanımlayan astrofizikçi Robert Jastrow ise kozmosun ölçümünü yapan iş arkadaşlarının başına gelenleri en iyi şekilde anlatmaktadır : “Aklın gücüne inanarak yaşamış bilim adamlarının hikâyesinin sonu kötü bir rüyâ gibidir. Câhillik dağını aşıp onun en yüksek tepesini fethedip de, son kayanın üzerinden baktığında, yüzyıllardan beri orada bulunan ilahiyatçılar tarafından karşılanır.”[67]

VI. EVRENİN ve ZAMANIN BAŞLANGICI

Materyalistlerin en ısrarlı iddialarından biri, evrenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da varolacağı düşüncesidir. Bu sonsuzluk iddiasından hareketle de, evrende amaçsal bir yapının olmadığı ve evrenin tesadüfen oluştuğu gibi bir iddiada bulunmaktadırlar. Bu noktada kendilerine şu sorunun sorulması gerekmektedir : Bu evren nasıl ve nereden ortaya çıkmıştır? Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi materyalistlerin savundukları gibi, evren sonsuzdan beri mevcuttur. İkincisi ise teistlerin savundukları üzere, evren belirli bir süre önce yaratılmıştır. Modern bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekler, evrenin hayranlık verecek şekilde hassas değerler sonucu meydana geldiğini göstermektedir. “Araştırmalar evrenin derinliklerine doğru ilerledikçe ve evrenin daha ilk aşamaları daha fazla bilinir hale gelince, sadece dünyanın etrafındaki güneş sistemi içinde veya Samanyolu galaksisinde değil, evrenin büyük patlama ile başlayan ilk saniyelerinden beri her anında çok hassasça ayarlanmış kritik bir düzenin olduğunun ortaya çıkması, rastlantısallığa dayalı iddiaları, inanılması çok zor bir duruma düşürmüş gibi gözükmektedir. Evrenin hem ezeli değil zaman içinde var olmuş olması, hem de var oluşunun başından beri canlı hayatın oluşumu ve yaşaması ile yakından ilişkili, hatta doğrudan bağlantılı bir çok farklı unsurun ve özelliğin, çok hassas dengeler ve düzenler içinde gelişimini sürdürmekte oluşu, insanın evrende rastgele bir kaynaktan tesadüfen ortaya çıkmış, evrenin kalan kısmından izole olmuş, yalnız ve yabancı bir çingene gibi olduğu iddiasının, ne bilimsellik ve nesnellik ve ne de felsefilik ve rasyonellik adına savunulabilecek fazla kesinlik ve hatta ihtimaliyet değeri taşımadığını göstermektedir”.[68]

Evrenin oluşumunun ilk anlarının ortaya konulmaya çalışıldığı İlk Üç Dakika adlı eserin yazarı ünlü fizikçi Steven Weinberg, bu kitabın girişinde şu ifadeleri kullanmaktadır: “ İlk saniyenin ya da ilk dakikanın, ya da ilk yılın sonunda evrenin neye benzediğini söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için, işleri sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı, yoğunluğu ve kimyasal bileşimi filanca değerlerdeydi diyebilmek keyif vericidir. Doğru, tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz; ama artık bu tür şeylerden söz edebilmemiz heyecan vericidir.”[69]

Evrenin başlangıcı  kadar zamanın başlangıcı da üzerinde oldukça düşünülmüş konulardandır. Einstein’ın ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi zamanın mutlak olmadığını ve onun hız ve çekim gücü gibi değişkenlerden etkilendiğini gösterdi. Bu teori, uzayı, hareketi ve zamanı birbirine bağladı ve uzayla hareketin olmadığı bir ortamda zamanın da olamayacağını gösterdi. 1970 yılında Stephan Hawking, Roger Penrouse ile birlikte Einstein’ın formüllerinin ortaya koyduğu evrenin zaman içinde bir başlangıcı olduğunu, bir kez daha ispatladılar.[70] Paul Davies, zamanın başlangıcı ile ilgili şöyle söylemektedir: “ Bu sonucun önemi göz ardı edilmemelidir. Bir çok kişi şöyle bir soru sormaktadır: Büyük Patlama nerede gerçekleşti? Patlama, uzayın bir noktasında oluşmadı. Uzayın kendisi Büyük Patlama ile oluştu. Benzer bir soru üzerine de aynı güçlük gözükmektedir: Büyük Patlama’dan önce ne oluyordu? Cevap, “öncesi yoktur” şeklindedir. Zamanın kendisi Büyük Patlama ile başladı.”[71]

“Big Bang olayının ilk saniyelerinde neler olup bittiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır. Parçacık Fiziği’nde son yıllarda görülen hızlı gelişmeler, sonucunda atom altı parçacıkların nasıl ortaya çıktığı konusunda laboratuvarlarda benzer şartlar düzenlenmesi suretiyle bazı açıklamalar getirmiştir. Buna göre çok yüksek sıcaklık değerleri altında; elektron, proton, nötron ve nötrinoların fotonlarla birlikte nasıl bir reaksiyona girdikleri ve reaksiyon sırasında nasıl davrandıkları görülmüştür. Atomların, daha sonra da moleküllerin ve nihayet moleküllerden de maddenin nasıl yaratıldığı saniye dilimleri arasında aşama aşama anlaşılmıştır. Big Bang’ten önce hiçbir şey yoktu. Madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu…zaman yoktu, mekân da yoktu. Bu ‘yok’ ifadesini insan zihninin tam olarak kavraması çok zordur. Çünkü ‘yok’ luk, ancak ‘var’ lığa göre tanımlanan bir kavramdır. Yok’luğu tarif edecek bir kelime, onu belirleyecek bir sıfat da yoktur. Yokluğu matematikteki sıfır kavramı ile de tanımlamak imkânsızdır. Sıfır, var olmayan bir kemiyetin (nitelik) adıdır. Yoklukta nitelik ve nicelik de olmadığından sıfır kavramı da kullanılmaz. Bu durumda, Big Bang’ten ‘önceki zamanda’ neler olduğu sorusu, mantık dışıdır. Çünkü zaman da Big Bang ile yaratılmıştır. Maddenin yaratılmaya başladığı ‘an’ zamanın da yaratıldığı ‘an’ dır. Evrenin yaşı 15 milyar yıl ise, “30 milyar yıl önce ne vardı?” sorusu hiç anlamı olmayan bir soruşturmadır. Çünkü, 30 milyar yıl önce ‘zaman’ yoktu ki, ‘ne vardı’ sorusuna bir cevap arayalım.”[72] David Darling, Derin Zaman (Deep Time) isimli eserinin başlangıç bölümünde âdetâ bir şiir gibi, şu satırlara yer vermektedir: “Zaman yoktu, uzay yoktu.. Madde ve enerji de yoktu.. Hiçbir şey yoktu.. En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağan üstü bir kıpırtı belirdi.. Ufacık bir titreme.. Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir girdap.. Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi…”[73]

A.        İNSANIN EVRENDEKİ YERİ

“Bilimsel çözümlemeye açık uçsuz bucaksız bir laboratuvardır evren. Hızlandırıcılar onun geçmişteki davranışlarını simüle etmemizi, teleskop ise bugün vardığı noktayı görmemizi sağlar. Yüksek enerji fiziği kimi işaretler bırakmış olan ve izleri bugünkü evreni biçimlendiren geçmiş olayların varlığını saptamamıza olanak tanımıştır. Bilimsel araştırmaların büyüleyici bir dönemini yaşıyoruz: Mikrofizik ve  astrofizik evrenin geçmişini araştırmak üzere birleşiyorlar. Bu iki tür sonsuzluğun ortasında insan nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Evrenin evrimi sırasında ortaya çıkan milyarlarca sinir hücresi kendi tarihini yeniden oluşturmak için çalışmaya koyuluyor”.[74] Tanrı, tanım icabı sınırsız kudretli olup akıllı yaşamı üretebilecek bir evreni yaratabilecek bir güce sahiptir, fakat bunu yapmasının sebebi nedir? Akıllı yaşam ile ilgili en değerli özellik onun zihinsel bir hayat olmasıdır. İnsanlar duyum, düşünce, amaç, arzu ve inanç dolu bir zihinsel hayata sahiptir. Renkleri, kokuları hisleri takdir edecek duyumlara sahip varlıkların olması iyi bir şeydir. Tanrı tanım icabı iyi olup insanları ve diğer varlıları dünyaya getirmek için pek çok sebebe sahiptir.[75]

Şu ana kadar hep evrendeki düzenin biyolojik yaşamı oluşturmak için tertiplendiği konusu araştırıldı. Ancak neden bu tertibin insan yaşamını üretmesi gerektiği hususu irdelenmedi. Yaşamı destekleyen fiziksel parametrelerin olması, biyolojik yaşamın oluşmasının amaçlandığını gösterir. Bu biyoloji-merkezli bir (biocentric) yaklaşımdır. Kopernik ile değişen “insan, evrenin merkezidir” görüşü, Brandon Carter’ın AP’ı tanımlayıp, insanın evrenin yapısal düzenlemesinde olması gerektiğini söylemesiyle insanı yine eski yerine oturtmuştur. Antropik Prensibin sebep olduğu sorulardan biri de; ‘Tanrı baştan beri mi yoksa sonradan mı insanı yaratmaya karar verdi?’ şeklindedir. Yani, “İnsanın varlığına baştan beri mi niyetlenildi?” Bu konuda sadece evrimin tasarlanıp, şans eseri oluştuğumuzu; ya da her şeye gücü yeten tarafından bir niyet olduğumuz iddia edilir. Her ikisi de, Tanrı’nın varlığını kabul eder; ancak arada bir fark vardır: Birincisi Tanrı’nın sadece evrimi düzenleyip insanın bu olaylar dizisi sonucu önceden belirlenmeden oluştuğunu kabul ederken, diğeri her şeyin baştan beri belli olduğunu söyler. Birincisi sadece biyoloji-merkezli görüşü kabul eder ve Tanrı’nın kasıtlı olarak işe karıştığını kabul eder. Diğeri ise Antropik görüştür ve insanın zorunlulukla Kutsal Güç tarafından yaratıldığını savunur. Harvard Üniversitesi’nden  paleontolog Stephan Jay Gould,[76] evrimde iki yöne de gidebilecek bir çok ayrım noktası olduğunu ve bunun evrim sürecinin bir güce bağlı olduğunu kanıtladığını söyler.[77]

Oxford Üniversitesi’nden filozof  Keith Ward da, evrenin oluşum aşamalarında doğru yolu seçmesinin (sonsuz bir olasılık arasından) Akıllı bir tertip fikrini verdiğini söyler. Ancak bu noktada da: “Tanrı her ayrım noktasında mı, yoksa başlangıçta mı yaratıcı etkisini kullandı?” sorusunun sorulabileceğini söyler. Bu görüşten anlaşılabileceği gibi evrendeki aşamaların birbirine bağlılığı, insancı evren fikrini çürütmez, aksine onu destekler. Evrenin akıllıca tertip edildiğini kabul eden, bunun ne için tertip edildiğini de sormalıdır. Bu nedenle biyoloji-merkezli ya da insan-merkezli (antropocentric) bir dünyada yaşadığımız sorulmalıdır. Burada her canlının içsel değeri sorusu ortaya çıkar. Tüm hayvanların da, bitkilerin de içsel değeri vardır. Tüm evrenin yalnız insanlık için yaratıldığını anlamak zordur. Biyoloji-merkezli dünyada risk vardır. Çünkü bu evrim süreci sonucu insanın çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Evrende insanın ve diğer canlıların çıkması için gerekli koşullar aynı olduğu için biyoloji-merkezli ilke insan-merkezli ilkeyi de içerir. Yani evrende insanın var olması için diğer canlılardan ayrı bir madde gerekmez. Bu nedenle antropik evren için gerekli her şey biyoloji-merkezli evren için de gereklidir. Bu nedenle ılımlı (moderate) insan-merkezcilik kavramı çıkmıştır. Bu görüş çeşitlidir : Bazısı insanın evrende tek ve en önemli yaratık olduğunu, bazısı insanın evrende en önemli yaratıklardan biri olduğunu iddia eder. Güçlü insan-merkezcilik anlayış ise insanın evrendeki tek yaratılma nedeni oluşturduğunu ileri sürer. Ancak bu görüş, iki nedenle eleştirilebilir : Dünyadaki diğer canlıların değerini bilemeyiz ve bizim evrendeki tek akıllı canlılar olduğumuzu da bilemeyiz. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının evrenin diğer yerlerdeki yapısıyla ilgisi yoktur” şeklindeki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP, evrenin yapısını ve yaşamın varlığını tek bir dinamik birim olarak görmüştür.[78]

Nobel ödüllü fizikçi Sir John Eccles: “Bilim ve din birbirine çok benzerler. İkisi de aklın yaratıcı ve hayali konularıdır. Aralarındaki tartışma görüntüsü bunu göz ardı etmenin sonucudur. Biz, Kutsal bir güç sonucu var olduk. Kutsal yardım (yol gösterme) hayatımız boyunca olan bir konudur. Ölümde beynimiz gider; ancak bu yardım kalır. Her birimiz eşsiz, bilinçli bireyleriz; kutsal bir yaratılışız. Sadece, dini görüş tüm delillerle uyumludur.” demektedir. Brandon Carter, AP’ı Kopernik doğmasını sınırlamak ve evrendeki yerimizin zorunlu olarak, gözlemci varlığımızla uyumlu olacak şekilde ayrıcalıklı olduğunu belirtmek için kullanır. Bu görüş sadece evrende yerel olarak geçerli değildir. Big Bang’ten beri eşsiz, yaşamı destekleyen özellikler; ilk koşullardan beri devam eden bir süreçtir bu. Yani varlığımızı bu ilk koşulların özel doğmasına borçluyuz. Ayrıca tüm evrende de bu biyoloji-merkezli yapı vardır; çünkü hepsi ilk koşullardan çıkmıştır. AP, bizim evrenin merkezinde olduğumuzu söyler. Çünkü tüm evren aynı ilk koşullara sahipken bizim gezegenimiz yaşamı destekleyen bir yapıdadır. Ancak AP bunun ‘neden’ böyle olduğunu söylemez. Bu kişinin varması gereken bir sonuçtur.[79]

Antropik Prensibi daha kapsamlı bir insan-merkezli argümana genişletmek mümkündür:[80]

· Tüm evren insanın varlığını mümkün kılacak bir yapısal tarife göre kurulmuştur. Bu sınırlı yapı içinde insan gerçekten de bilinen evrenin merkezinde gibi görünür.

· İnsan beyninin keşfedilmiş en karmaşık fiziksel yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu yapının karmaşası insan beyninin bilinen evrenin merkezinde olduğunu düşündürür.

· İnsan bilincinin kozmosta gözlemlenen en gelişmiş fonksiyonel özelliğe sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu sofistike insanî bilincin tüm evrenin merkezinde olduğu düşünülebilir.

Bu argüman, aslında ılımlı (moderate)  bir insan-merkezli görüşü temsil eder çünkü insanlar dışında diğer akıllı varlıkların da evrende var olabileceği ihtimalini kabul eder. Bu argümanın genel antropik kapsamda işlenmesi için iki gerekli koşul daha vardır:

· İnsanın varlığı üstün düzeyde bir kozmolojik hassas ayarı gerektirmelidir.

· İnsanın hayatı esasen yeteri kadar arzu edilir olmalıdır ki bu antropik evrenin varlığına neden oluştursun.  

“İnsancı İlkeler ve teleolojik yorumları, insan ve evren arasında katı bir klasik insan-merkezcilik ve deyim yerindeyse salt insan içincilik türünden bir insan-evren ilişkisi çağrıştırıyor değildir. Ancak İnsancı İlkeler ve onlara neden olan evrende görülen insan varlığı açısından kaçınılmaz olan olağanüstü rakamlara ulaşan kritik dengelerdeki kozmik uyuşumlar, insan ve evren arasında bir yakınlık, ittifak, amaç ilişkisi olmadığı görüşünün yanlışlığını ya da en azından gerçeğe pek yakın gözükmediğini göstermeye yetmektedir. Zira kozmolojik bilgiler ve ilkeler ışığında düşünüldüğünde insan ve evren arasında bir sebep-sonuç ve hatta belki aynı zamanda bir sonuç-sebep ilişkisi görülmektedir. Bu durumda bilimsel ve felsefî gelişmeler ve görüşler açısından baktığımızda, bize göre aslında insan ve evren arasında yakın ve olumlu karşılıklı bir ilişki ve ittifak vardır, iddia edildiği gibi bir kargaşa ve karşıtlık değil.”[81]

Fizikçi Paul Davies, insan evren ittifakı hakkında şunları söylemektedir: “ Dört asır önce bilim, Tanrı tarafından tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kozmos içinde insanlığın sıcak ve rahat yerini tehdit eder göründüğü için, din ile çatışmaya girmiştir. Kopernik ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük ve hatta abes görme etkisi doğurmuştu. Artık insanlara büyük planın merkezinde bir yer verilmiyor, bunun yerine ilgisiz bir kozmik drama tesadüfî ve görünüşe göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu. Bilim; insanların varlığını, kör fiziksel güçlerin rastlantısal ürünleri olarak göstermenin aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel özelliği olduğu izlenimini vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve inanıyorum ki anlamlı bir şekilde yazılmıştık.”[82]

Yine Paul Davies, bu konuda: “Fizikteki son gelişmeler, insan şuurunu kâinatın merkezine yerleştirmiştir. Modern fizik anlayışı, içinde fizik âlemi seyreden şuur sahibi seyirciler bulunmadan bir bütünlük ve mâna ifade etmez. İnsan şuuru, sayısız varlıklar arasında herhangi bir varlık değil, bütün varoluş mânasının küllî bir tarzda organize olup yansıdığı bir ayna gibidir. Bu yeni fiziki bakış açısıyla kâinatın gâyesi, hayat vasıtasıyla insanın zihninde ‘bilinebilmektedir’. Hayat da, aslâ mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde tesadüfen ortaya çıkmış bir şey gibi anlaşılmamalıdır. Hayat kâinat denen mucizenin bir basamağıdır. Hayatın önemi, kâinatın mütalâacısı insan zihninin varlığına ve fonksiyon görmesine vesile olmasındadır.” demektedir. Astrofizikçi John A. Wheeler de, bu gerçeklerin Antropik Kozmoloji Prensibi’nin ana esasları olduğunu şu şekilde ifade eder: “ Kâinatın temel yapı özellikleri ‘hayata imkân verecek şekilde’ ve mükemmel bir incelikle ayarlanmıştır. Kâinatın yaratılışından itibaren bütün hâdiseler, insanı mahsul verecek bir tarzda gerçekleştirilmiştir. İnsansız bir kâinat ne mâna ifade ederdi? Fiziğin ortaya koyduğu gerçekler ‘insan zihninin kâinatta müstesnâ bir yeri olduğunu gösterir. İdrâk sahibi  zeki mütalâacılar ve gözlemciler topluluğu bulunmadan kâinatın bir mâna ve önem taşıması tasavvur dahi edilemez.”[83] Bütün bu açıklamalardan ve evrende gözlemlediğimiz sayısız hassas oluşumlardan görmekteyiz ki insan ve canlılık, aslâ kör tesadüfler sonucu kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bütün bunların bir yaratıcısı olması gerekliliği artık iman konusu olmaktan öte, ortaya çıkan bilimsel göstergelerin bir sonucudur. 

B.        AKILLI YAŞAM ve EVRENDEKİ HASSAS AYAR

Einstein : “Evrende en anlaşılmaz şey, onun anlaşılabilir olmasıdır” [84] diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde anlaşılabiliyor olmasını dile getiriyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması evrenin ilk aşamalarındaki oluşumuna kadar dayanmaktadır. Bu konuda ünlü Fransız bilim adamı Maurice Bucaille’ın ifadeleri konunun derinliğini çok güzel bir biçimde açıklamaktadır : “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en mini mini canlı organizmalarda da canlı dünyanın incelenmesi, moleküler düzeyine değin her yanda görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin varlığını ortaya koyuyor”.[85] Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross, Tanrı’nın Parmakizi (The Fingerprint of God) adlı ünlü eserinin “Tasarım ve İnsancı İlke”  başlıklı bölümünde evrendeki mükemmel tasarıma birçok örnek verdikten sonra şöyle demektedir: “Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının şahsen bunu oluşturmasıdır. Yine görüyoruz ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve tasarlamış olmalıdır.” [86]

AP’ın oluşumunun kısa da olsa bir tarihi vardır. Her ne kadar bu prensibin kökeni Batı filozofisi, bilim ve teolojisine kadar gitmekteyse de, akıllı insan gözlemcilerinin varlığının evrenin amaçsal eğilimlerinin sonucu olduğu ya da bilinçli hayatın yaratılışın sebebi olduğu düşüncesi modern bilimsel şekliyle 1950’lerin sonu, 1960’ların başında doğmuştur.[87] “Akıllı yaşam niçin özel bir açıklama gerektirir? Evrenin akıllı hayatı barındırıp barındırmadığı konusuna ilişkin niçin başka bir açıklama daha gerekmektedir? Çünkü akıllı yaşam, yaratıcı bir Tanrı’nın ortaya çıkarma gücüne ve pek çok sebebine sahip olduğu bir şeydir. Aynı zamanda akıllı yaşam, hassas ayar kanıtının dile getirdiği gibi, ancak Tanrı’nın vasıtasıyla olabilecek bir şey olup Tanrı’nın varlığının bir göstergesidir”.[88]

Big Bang’in ilk zamanlarındaki fiziksel kuvvetlerin gücü, element parçalarının hacmi, genişlemenin hızı ve türbülans  derecesi gibi temel kozmik parametrelerin hassas ayarına (fine tuning) büyük ilgi gösterilmiştir.[89] Örneğin elektromanyetizm, çekim gücü, atom çekirdeğini kontrol eden iki ana gücün hepsinin belli dar limitler içinde bir güce sahip olması, uzun müddet var olabilecek ve hayatın oluşumuna olanak tanıyacak yıldızların var olması için şarttı. Hayatın karmaşık kimyası, nötron, proton ve elektron maddelerinin ince bir ayarı sayesinde mümkündür. [90]

Atom ve moleküller birleşerek düzen meydana getirecek şekilde yapılmıştır. Ancak atomlar, minimum enerji düzeyine geçmek ister (en düzensiz konuma). Bu konuma ‘dengeye’ ulaşmaları için ancak anti-denge etkisi (yüksek derecede düzen) gerekir. Bütün canlılar, düzen dengesinde canlı kalmak için  denge sisteminden uzak yaşarlar. Çünkü termodinamik denge, ölüm demektir. Bu da onların dışarıdan dengeyi bozacak bir etkiye uğradıklarını gösterir. Eğer biz, sadece düzensiz hareketten oluştuysak, neden atomlar dengede kalmadı? Dengeden uzak sistemler termodinamik olarak bulunabilir. Ancak neden evrende düzen var? Bu dengeden uzak sistemler nasıl ortaya çıktı? Anti-teistik argümanlar sadece bir sistemin “nasıl” işlediğini ve “ne” içerdiğini açıklar. Böylece Tanrı’ya ihtiyaç olmadığını iddia eder. Ancak yaratıcının sebep-sonuç sürecini kullanabileceğini göz ardı eder. Bu kendini düzene sokan gözlemler,  Tanrı’yı bilimin dışına iter. Ancak şu soruyu sormaz: “Madde, bu özelliğini (sadece var olma değil, kendini organize etme) nasıl kazandı?” [91]

Yerçekimi sabiti, evrenin hacmi ve Big Bang’in patlama şiddeti birbiriyle sabit bir dengede işbirliği ederek yumuşak bir şekilde genişleyen ve güneşimiz gibi, canlıların varolmasına yol açan orta büyüklükte bir yıldızın yeraldığı bir galaksi meydana getirmişlerdir. Bunun gibi pek çok sayıdaki hassas denge ve diğer Antropik oluşumlar, evrendeki hayatı mümkün kılmaktadır. Bunların bir kısmı şu şekilde özetlenebilir: [92]

1.             Doğanın temel sabitlerinin değerleri,

2.             Uzayın üç boyutunun varlığı,

3.             Elektromanyetik güç sabitinin yerçekimi sabitine oranı,

4.             Elektron ve protonun kütle hacminin oranı,

5.             Protonların  elektronlara oranı,

6.             Kozmik entropi seviyesi,

7.             Işığın hızı,

8.             Evrenin yaşı,

9.             Atom hücresinin protondan kütle fazlalığı,

10.         Maddenin anti-maddeden başlangıçtaki fazlalığı,

11.         Güneşin ışığının parlaklığındaki tarihi değişmelerin dünyadaki yaşam çeşitlerinin ihtiyaçlarıyla birlikte değişmesi.

Fiziksel dünya, temel fiziksel kanunların ifadesidir. AP, sadece etrafımızda olan her şeyin, onları gözlemlediğimiz için öyle olduklarını söylemez. Bizi doğayı daha çok takdir etmeye yöneltir. Şu anda bilmediğimiz, ancak varlığımız için kaçınılmaz olan her hangi bir fiziksel teori bile AP ile açıklanabilir. Bilim adamlarına göre galaksilerin, gezegenlerin bir çok özelliği mikro-kozmosun temel kuvvetlerine bağlıdır.[93]

“Dicke’nin  1961’de söylediği gibi, “Evren yeterli kadar yaşlı olmalıdır ki hidrojen dışındaki elementler, özellikle karbon var olabilsin”. Karbon ve daha pek çok diğer element, yıldızların içinde yüksek ısı derecelerinin sonucu üretilmiştir. Bu işlem milyarlarca yıl gerektirir. Ancak bu kadar zamandan sonra yıldızlar patlayıp bu yeni pişmiş elementleri uzaya saçabilir ki onlar daha sonra hayat içeren gezegenlerin bir parçası olabilsin. Böylece görüyoruz ki, hayatın oluşabilmesi için evrenin mevcut yaşında olması gerekmektedir. Fakat evren, bundan çok daha fazla yaşlı olamaz. Aksi takdirde bütün maddeler yıldızların artıklarına dönüşmüş olurdu. Evren, niçin olduğu kadar büyüktür? Çünkü olduğundan daha küçük ya da çok daha büyük olsaydı, biz onu gözlemlemek için burada olamazdık. Evrenin büyüklüğü insanoğlunun küçüklüğünü göstermekle birlikte aslında onun varlığı ile belirlenmiştir. Bu, evrenin daha farklı bir boyutta var olamayacağı anlamında değil, şayet farklı bir boyutta olsaydı bizim tarafımızdan gözlemlenemeyeceği anlamındadır.”[94]  İnsan ve çevresi arasında eşsiz ve sıkı bir ilişki vardır. Çevresi derken evrenin yapısı, güneş sistemimiz, galaksiler, bunların birbirine etkisi, temel kuvvetlerin gücü ve doğal kanunları kastediyoruz. Evrende yaşam olması için evrenin durumu ne olmalıdır? Robert H. Dicke bu soruya şöyle bir argümanla cevap verir:

· Bilinçlilik, bir yaşam formuna bağlı olmalıdır.

· Yaşam, helyum ve hidrojenden ağır kimyasal maddelere gereksinim duyar.

· Ancak bu maddeler, küçük çekirdeklerin birleşmesi sonucu olan termonükleer patlamalarla oluşur.

· Nükleer füzyon ise, sadece yıldızların içinde olur ve en az 1 milyar yıl sonra bu ağır elementler belli seviyeye gelir.

· Bir milyar yıllık bir periyot ise, ancak yer çekimi kuvvetlerinin genişlemeye izin vereceği bir evrende geçebilir.

· Kozmosun yaşamının ileri safhalarında güneş gibi yıldızlar çok az olur; bunların bir çoğu çok az enerjiye sahip “beyaz cüce” olur ki bunlar yaşama izin verecek bir evreni besleyemez.

Böylece şu sonuca varırız: Evren bu kadar yaşlıdır, yoksa yaşam olmazdı. AP’a göre insan yaşamı sadece evren ve fiziksel dünya belli özelliklere sahip diye ortaya çıkmamıştır; evren ve fiziksel dünya bir bütün olarak akıllı yaşamın ortaya çıkması için düzenlenmiştir. Dünyada yüzü aşkın kimyasal madde, dünyadaki kompleks yaşamı oluşturacak şekilde uyum sağlamıştır. Bunu başka şekilde yapacak (örneğin silikona dayalı bir hayat, metan solumak gibi) bir model ortaya konamamaktadır.[95]

Big Bang’ten sonra evrenin yeterince soğuyabilmesi için evrenin yeterince yaşlı olması lâzımdır. Ayrıca oksijen, fosfor, karbon gibi elementlerin yıldızlardan dağılması için gerekli olan süre de, yaklaşık on milyar yıl gibi çok uzun bir süredir.[96] Şayet gözlenen, gözlemcinin gelişimi ve durumuna bağlı olarak değişiyorsa bunu göz önünde tutarak bir çok problem çözülebilir. Örneğin, bu dünyadaki yaşam, kızıl-dev yıldızlardan gelen ağır elementlerle (özellikle karbonla) mümkün olmuştur. Yıldızlardaki karbon üretimi yaşamın sırrıdır; vücudumuzda bulunan karbon, milyarlarca yıl önce, şu anda çoktan ölmüş bulunan kırmızı dev yıldızların içinde üçlü alfa süreciyle oluşmuştur.[97] Karbon çekirdeği üç helyum atomunun birleşmesiyle oluşur. Bu birleşme ise çok az görülebilir olasılıktadır. Ancak iki adımda oluşabilir. İki Helyum çekirdeği birleşerek berilyumu, o da bir helyumla birleşerek karbonu verir. Ancak berilyum atomu, oldukça kararsızdır. Mamafih berilyumla helyum atomlarının enerjileri arasındaki rezonans, bu kararsızlığı önemli ölçüde azaltır. Ancak bu da kararlı karbonun oluşması için yeterli olmayıp ikinci bir rezonansa daha gerek duyar (karbon ile berilyum arası) ancak bu rezonans, bir türlü bulunamamıştı. İşte bu noktada AP’ı kullanan Fred Hoyle, dünyada yaşam olduğuna ve karbon olduğuna dayanarak, karbonla berilyum arasındaki bu rezonansı bulmuştur. Evrenin kütle yoğunluğu onun genişlemeye devam edip etmeyeceğini belirler. İşte burada da AP uygulanabilir. Şayet bu yoğunluk çok az olsaydı maddenin evrende dağılımı da çok az olur ve galaksiler oluşamazdı. Daha fazla olması halinde kara delikler oluşup Big Crunch’la evren çökerdi. Biz şu anda evreni gözlediğimize göre, bu kütle yoğunluğu olması gereken “kritik” değerdedir.[98] Başlangıçta bir ateist olan Fred Hoyle’un dediği gibi: “Evren, süper hesaplama yapan bir entelektüel güç tarafından yaratılmıştır. Aksi takdirde, bu kadar çok ilgisiz ve imkânsız tesadüfün muhteşem bir şekilde bir arada işleyip yaşamı mümkün kılan bir evreni meydana getirmesi beklenemezdi”.[99]

Brandon Carter, astrofizikten yola çıkarak dünyada yaşam olup olmadığını sorgulayarak şu hususa dikkat çekmiştir: “Gezegenimizde yaşam ortaya çıkana kadar, güneşin enerji kaynağı olarak nasıl kalabildiği beni şaşırtmaktadır.” O, bu şaşırtıcı durumdan yola çıkarak bu konuda iki olasılık olabileceğini belirtir :

1.          Astronomik zaman olarak yaşam çok kısa sürede çıkmıştır (Güneşle kıyaslanarak).

2.          Bu zaman olandan çok uzundur (yaşamın çıkması).

Şayet birinci olasılık doğru olsaydı her gezegende yaşam olurdu. Ayrıca bu olasılığı kabul edersek dünyada yaşamın neden yavaş oluştuğunu anlamak zorlaşır. Eğer ikinci ihtimal doğru olsaydı yaşam henüz ortaya çıkmadan önce yıldızlar sönerdi. Bu olasılıkla, dünyadaki yaşam oldukça nâdir görülebilen bir olay olurdu. Görülüyor ki her iki şık ta çelişki yaratmaktadır. Buna göre şu anki oluşum, çok özel bir durumdur.[100]

AP, kütle çekim kuvvetinin neden bu kadar zayıf olduğunu da açıklar. Şayet bu sabit, daha büyük olsaydı, yıldızların ve gezegenlerin yarıçapları daha küçük olur, güneş daha kısa sürede söner ve Big Bang daha çabuk gerçekleşir, bu da yaşam için gerekli maddelerin oluşacağı kadar  zamanın olmamasına yol açardı. Kütle çekim sabiti daha küçük olsaydı gezegenler ve yıldızların oluşması için gerekli çekim olmayacak, her şey bir gaz ve toz bulutu olarak kalacaktı. Ayrıca yıldızlar gerekli füzyon reaksiyonlarını gerçekleştirip yaşam için gerekli enerjiyi sağlayacak kadar  yeterli bir sıcaklığa da sahip olamayacaklardı. Ayrıca bundan farklı bir evrende dört temel kuvvetin birbiriyle olan ilişkileri de önemli olacaktı.

Freeman Dyson: “Dünyadaki enerji akışı evrendeki enerji akışının içinde saklıdır. Kütle çekimi, nükleer reaksiyonlar  ve radyasyon arasındaki ince denge bu enerji akışının çok hızlı olmasının engellemiştir” der.  Örneğin yıldızların enerji kaynağı helyumun oluşmasında hidrojen çekirdekleri bir araya gelir. İlk önce protonların yarısı zayıf kuvvetin etkisi altında nötrona dönüşür. Daha sonra bir protonlu ve iki nötronlu iki çekirdek güçlü kuvvetin etkisiyle çok hızlı bir şekilde helyumu oluşturur. Şayet ilk aşamadaki zayıf kuvvet, yavaş bir reaksiyon olmasaydı güneş ısı ve ışık veren bir kaynak olmak yerine, bir hidrojen bombası deposu olurdu. Bu da yaşama izin vermezdi. Ayrıca güneşten gelen radyasyon da aşırı olsaydı dünya aşırı miktarda ısıya maruz kalır ve yaşam olmazdı. Astronom Micheal Papagiannis: “Doğa, sanki çocuğunun sıcaklığını koruyan bir anne gibi, bir örtüyle örtülmüştür. Eğer çekirdeğini kaplayan tabaka, saydam olsaydı; güneşin sıcaklığı 6000 derece değil de, çekirdeğindeki gibi on milyon derece olurdu. Enerji, sıcaklık artışının dördüncü kuvveti şeklinde arttığı için, güneş tüm enerjisini bir gün içinde yayardı.” Ayrıca güneşin dışının 6000 derece olması fotosentez için de önemlidir. Zirâ ancak 6000 derecede ışıma yapan bir madde, enerjisinin çoğunu yeşil dalga boyunda yayar. Bu da, bitkilerin fotosentezi en yüksek seviyede yaptığı dalga boyudur. Görülüyor ki güneş ışığının özellikleriyle, bitkisel yaşam arasında tam bir uyum vardır. Eğer elektronu çekirdeğe bağlayan elektromanyetik kuvvetler farklı olsaydı güneş ışığı ya daha zayıf ya da daha güçlü olurdu. Bu ise bitkilerin tüm moleküler yapısını bozardı.[101]

“Dünyamızdaki temel fiziksel sâbitelerin değeri çok önemlidir. Çünkü bunlar akıllı organizmalar tarafından algılanabilen bir dünyayı oluşturmaktadır. Aynı şey bu dünyadaki “akıl madde bağlantısı kanunu” için de doğrudur.”[102] “Fizikçiler fiziksel sâbitelerin niçin belli değerler taşıdığını yıllarca,  uzun uzun düşündüler. Onlar için belki de en büyük şaşırtıcı nokta, yerçekimi ve elektromanyetik güçlerin kuvvetleri arasındaki fark idi”.[103] “Antropik gözlemlerin varlığı, bir takım beklentileri cesaretlendirir ve Tanrı’nın varlığına inanmak başka çeşit beklentileri getirir. Carter’ın AP’ından şüphe ediyorsanız şu iki noktaya inanmaya daha hazır olabilirsiniz:

1.             Çok sayıda evrenin varlığı,

2.             Evrenlerin özelliklerinin rastgele oluştuğu ve kozmik şişme gibi bir mekanizmanın bizim teleskoplarımıza görünebilen bölgede bunların benzer şekilde yerleşmesine sebep olduğu.

Allah’a inanan bir kişi de bu iki görüşü kabul edebilir. Ancak bunları kabul etmesi için çok daha az baskı hisseder. Zira, şâyet tek bir evren varsa bile Tanrı bunu akıllı hayatı mümkün kılacak şekilde hassas bir dengeye oturtabilecek güçtedir.” [104] Barrow-Tipler’e göre evren Big Bang ile tek bir başlangıca sahiptir, sadece bizim evrendeki özel yerimiz değil, tüm yerler bu gezegende yaşamı ortaya çıkaracak doğru yapısal düzenlemelere sahiptir. Bütün temel sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş, “dünyamızda yaşam olmasının, evrenin diğer yerlerindeki yapısıyla ilgisi yoktur” tarzındaki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir. AP evrenin yapısını ve yaşamın varlığını, tek bir dinamik birim olarak görmüştür.

C.   DÜNYANIN HAYATA UYGUNLUĞU-KARBON BAZLI YAŞAM KANITI

“Dünyanın hayata uygunluğu pek çok sayıda etkene dayanır. Bunların arasında yerçekimi, elektromanyetizim, güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler gibi dört temel kuvvetin göreceli gücü, evrenin genişlemesinin hızı, süpernovanın frekansı ve mesafesi ile bazı atomların nükleer enerji seviyeleri sayılabilir. Şayet bunlar, tam olarak bugün oldukları değerde olmasaydılar, karbon bazlı hayat kesinlikle varolamazdı”.[105] Big Bang ile yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan hayati ve kritik ayarlar, evrenin yapısını belirleyen ölçüleri ortaya çıkarmıştır. Bu ölçülerin, tam olması gereken miktarda olmaları Big Bang’in oluşumunun ardındaki mükemmel ve bilinçli bir tasarıma işaret etmektedir.  Örneğin neden Merkür, Venüs, Mars ya da başka bir gezegen yerine dünyamızda yaşadığımızı düşünelim. Dünya üzerindeki ısı farkı, hayat için tam uyumludur. Ancak Merkür ve Venüs çok sıcak, Mars ise çok soğuktur. Merkür’ün atmosferi yoktur. Diğer taraftan Venüs’ün atmosferi güneş ışınlarının geçmesine izin vermeyecek ölçüde kalındır. Mars’ın atmosferi ise öyle incedir ki yeteri kadar oksijen ve su bulundurmaz. Dünyanın atmosferi bizim gözümüzün hassas olduğu ışık tayfına (spekturum) şeffaftır. Antropik düşünceye göre atmosfer, insan ve hayvanların belli mesafede görebilmeleri için hassas bir dengeye oturtulmuştur. Tabii ki hayat, koşulları buna müsait olduğundan Dünya üzerinde gelişmiştir. Gelişen hayat, bu koşullara uygun olan bir hayat idi. Bilindiği kadarıyla Güneş Sistemi’nin herhangi bir başka yerinde hayat oluşmamıştır.[106]

Dört temel gücün (yerçekimi - elektromanyetik güç - kuvvetli ve zayıf nükleer güçler) varlığı için ortada mantıklı bir açıklama yoktur. Ancak evrenin bizim için yaşanabilir kılınıp düzen ve istikrarla donatılması bu güçler sayesindedir. Ünlü fizikçi Freeman Dyson’ın söylediği gibi: “Doğa bize ümit edebilme hakkına sahip olduğumuzdan çok daha kibar davranmıştır.”[107] Yakın zaman içinde evren hakkındaki bu ve buna benzer parametreler daha kesin olarak analiz edilip tanımlanmıştır. Bunlardan bir kısmına şu şekilde değinebiliriz: [108]

Çekim kuvveti : Doğadaki tüm cisimler, en büyüğünden en küçüğüne kadar çekim kuvvetinin etkisindedir. Güneş, çevresindeki gezegenleri; gezegenler, etraflarında dönen uyduları bu kuvvet ile tutmaktadır. Galaktik ölçekte yer alan yıldızlar, güneşler, kuyruklu yıldızlar, meteorlar birbirlerine bu kuvvet ile bağlanmaktadırlar. Makrokozmostan mikrokozmosa kadar; uzay ölçeğinden, tanecik ve zerrelere kadar her kütleli cisim birbirlerini çekim kuvveti ile çeker. Çekim kuvvetinin varlığını günlük yaşamımızın her anında kendi  vücudumuzda ve çevremizde hissedebiliriz. Bizi dünyaya bağlayan bir kuvvettir. Vücudumuzun tüm organları, sindirim ve dolaşım sisteminin işlemesi, yiyeceklerin boğazımızdan geçmesi, hep  bu kuvvetin etkisindedir. Tüm canlıların vücut yapısı; şekli ve simetriği yine çekim kuvvetine göre düzenlemiştir. Yani tek bir cümle ile söylemek gerekirse içinde bulunduğumuz sonsuz büyüklükteki evren kendini yine kendi çekim kuvveti ile tutmaktadır.[109]

Örneğin yerçekimi kuvveti, evrendeki hangi çeşit yıldızların olabileceğini belirlemektedir. Şayet yerçekimsel kuvvet, biraz daha güçlü olsaydı, yıldızlar daha çok oluşurdu ve bütün yıldızlar güneşten en az 1.4 kat daha ağır olurlardı. Bu büyüklükteki yıldızlar, demirden daha ağır elementleri tek başlarına ürettikleri ve berilyumdan daha ağır elementleri yıldızlar arası ortama yaydıklarından büyük önem taşımaktadırlar. Bunlar gibi elementler, gezegenlerin oluşmasının yanında her formdaki yaşayan canlılar için gerekli elementlerdir. Ancak bu büyüklükteki yıldızlar, kendilerini çevreleyen gezegenlerdeki yaşamı destekleyen ortamların muhafazasını imkânsız kılacak kadar çok hızlı ve düzensiz bir biçimde yanmaktadırlar. Bu sebepten güneş gibi küçük yıldızlar, yaşam için gerekli olan olmazsa olmaz tarzındaki koşullardan biridir. Öte yandan yerçekimsel kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, bütün yıldızlar güneşin 0.8 katından daha düşük ağırlığa sahip olacaklardı. Bunun sonucunda da bu yıldızlar, daha uzun ve düzenli yanarak yaşamı mümkün kılacaklardı, ancak bu kez gezegenlerin oluşması için gerekli ağır elementler oluşamayacağından; içinde yaşam olanağı veren gezegenler oluşamayacak ve sonuçta yaşam olmayacaktı.

Güçlü çekirdek kuvveti : Atom çekirdeğindeki parçacıkları bir arada tutan kuvvettir. Şayet güçlü çekirdek kuvveti biraz daha zayıf olsaydı, çok protonlu çekirdek bir arada tutulamayacaktı. Bunun sonucunda da evrende sadece tek protona sahip olan hidrojen atomu bulunacaktı. Eğer güçlü çekirdek kuvveti biraz daha güçlü olsaydı, bu durumda evrende hidrojenin seyrek bulunabilecek olmasının yanı sıra, yaşam için gerekli olan demirden daha ağır elementler de (ağır elementlerin bölünmesiyle oluşan elementler) yeterli düzeyde kalamayacaklardı. Her iki halde de yaşam imkânsız olacaktı. Çevremizde oluşan tüm cisimler, bu kuvvetin olağanüstü etkisiyle kararlı ve dengeli durumlarını muhafaza etmektedir. Atom çekirdeğindeki proton ve elektronlara, atom çekirdeğinde bulundukları için nükleon denilmektedir. Bilim adamları, patlamanın başlamasından sonraki ilk birkaç dakika içerisinde evrendeki hidrojenin yaklaşık %25’inin helyuma dönüştürüldüğünü hesaplamaktadır. Bilim adamları, bu güçlü nükleer kuvvetin biraz daha yoğun olması halinde (ki bunun için santimetrenin trilyonda biri kadar ya da bundan daha az olan bir değişim yeterli olurdu), evrendeki bütün hidrojenin helyuma dönüştürülmüş olacağını söylemektedir. Bu durumda hayatın ortaya çıkması üç nedenden ötürü imkânsız hale gelirdi:

· Suyun oluşumu için hidrojen gereklidir.

· Hidrojen, hayatın oluşumu için gerekli olan protein ve nükleik asitlerin oluşumu için gereklidir.

· Sadece helyuma sahip olan yıldızlar, inanılmaz derecede kısa ömürlüdür ve bunlar bizim sistemimizde hayatın ortaya çıkışı için gerekli olan üç milyarlık süre boyunca aslâ hayatta kalamazlar.

Şayet kuvvetli nükleer güç, santimetrenin trilyonda biri kadar daha güçsüz olsaydı, protonlar atomların çekirdeklerinde bir arada duramayacakları için, hiçbir şey varolamayacaktı.” [110] Bu güç sayesinde atomlar biçimlenir ve atomların (ve insanların) atomdan daha küçük parçalara ayrılarak, bir proton, nötron ve elektron yığınına dönüşmesi engellenir.

Zayıf çekirdek kuvveti : Zayıf çekirdek kuvveti, tabiatta mevcut birkaç radyoaktif maddenin çekirdek değişimlerini kontrol altında tutan bir kuvvettir. Evrenin çekirdek birleşmesine uygun sıcaklığa kadar soğuması ile nötronların varlığı, büyük patlamanın ilk birkaç dakikasında oluşan helyum miktarını belirlemiştir. Şayet zayıf çekirdek kuvveti, biraz daha güçlü olsaydı, nötronlar daha kolay bozulacak ve daha az miktar da nötron oluşacaktı. Bu nedenle, büyük patlama ile ya hiç yada çok az helyum üretilecekti. Gereken ölçüde helyumun yokluğunda ise, yıldızların içindeki nükleer ocaklarda yaşamı inşâ etmek için gerekli ağır elementler üretilemeyecekti. Öte yandan, parametre az daha küçük olsaydı, büyük patlama hidrojenin büyük çoğunluğunu ya da hepsini helyuma dönüştürecek ve bunu müteakip ise yıldızlar tarafından yapılan ağır elementlerin bolluğundan dolayı, yaşam mümkün olmayacaktı.

Elektromanyetik kuvvet : Bu kuvvet, atomlarda elektronları protonlara bağlar. Elektronların yörünge özellikleri, atomların ne dereceye kadar molekül oluşturmaları için birbirleriyle bağ yapacaklarını belirler. Eğer elektromanyetik kuvvet az daha güçsüz olsaydı, hiçbir elektron, çekirdek etrafındaki yörüngesinde tutunamazdı. Şayet bu kuvvet, daha büyük olsaydı, atomlar elektron yörüngelerini diğer atomlarla paylaşamayacaklardı. Her iki durumda da, moleküller ve bu sebeple de yaşam imkânsız olacaktı.        

Michael Denton, Big Bang’ten sonra ortaya çıkan ve evrene dağılan maddeyi belirleyen dört temel kuvvetin ortaya koyduğu ölçülerin önemini şu sözlerle vurgulamaktadır: “Şayet yerçekimi kuvveti, bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimizden bir trilyon kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi aslâ oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek kararlı element, hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom olamazdı. Şayet güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre birazcık daha güçlü olsaydı, o zaman da evrendeki tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran bir atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak, yıldızlar ve galaksiler, oluşsalar bile, şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası, bu temel güç ve değişkenler şayet şu anda sahip oldukları değerlere en hassas ölçüde sahip olmasalardı, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen ve atom olmayacak, hayat da olamayacaktı”. Paul Devies de bu konuda şunları söylemektedir: “Doğanın, elektronun yükü, protonun kütlesi ya da Newtoncu yerçekimsel sabite gibi temel sâbitelere tahsis ettiği sayısal değerler anlaşılmaz ve tuhaf olabilir. Ancak bunlar, evrenin bizim algıladığımız yapısı için çok kritik bir önem taşırlar. Çekirdekten galaksilere kadar, daha fazla fiziksel sistem daha iyi anlaşıldıkça bilim adamları, bu sistemlerin birçok karakteristiğinin temel sâbitelerinin net değerlerine çok duyarlı olduğunu fark etmeye başladılar. Şayet doğadaki bu rakamsal değerlerde çok ufak bir değişiklik olsaydı, dünya bundan çok daha farklı bir yer olurdu ve biz bunu görebilmek için burada olamazdık.” [111]

Evrenin yaşı : Bu süre, ne tür yıldızların var olacağına hükmetmektedir. İlk yıldızların oluşması üç milyar yıl sürmüştür. Süpernovaların, güneşimiz gibi, kayalık gezegenlerin oluşmasına imkan veren yıldızların oluşmasını mümkün kılacak yeterli miktarda ağır elementlerini püskürtmesi, diğer on veya oniki milyar yılda olmuştur. Evren, şimdikinden birkaç milyar yıl daha genç olsaydı, yaşamı mümkün kılacak uygun bir ortam oluşmamış olacaktı. Şayet evren, bugünkünden on (ya da daha fazla) milyar yıl daha yaşlı olsaydı, galaksinin doğru yerinde, durgun yanma safhasında olan     güneş-tipi yıldızlar bulunamayacaktı. Diğer bir ifadeyle, evrende yaşamın mümkün olduğu zaman penceresi oldukça dardır.

 

Evrenin genişleme hızı : Bu hız, oluşacaksa, ne tip yıldızların oluşacağını  belirlemektedir. Şayet evrenin genişleme hızı, mevcut olandan biraz daha yavaş olsaydı, güneş-tipi yıldızlar durgun yanma safhasına geçmeden önce bütün evren ilk patlamadan sonra gerisin geri çökmüş olacaktı. Şayet evren, bundan daha hızlı şekilde genişlemiş olsaydı, hiçbir galaksi (ve böylece hiçbir yıldız) genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. Bir çok bilim adamı “Genişleme hızı ne kadar kritik?” sorusuna cevap aramıştır. Alan Guth’a göre bu hız 1055 te birlik doğrulukta bir hassas ayara sahiptir. Stephen Hawking ise evrenin genişleme hızının kritikliği hakkında:        “Evren, niçin çöken modellerde sonsuza dek genişleyen modelleri ayıran kritik hıza çok yakın bir hızla genişlemeye başladı, öyle ki şimdi, on milyar yıl sonra bile, hala kritik hıza yakın bir hızla genişlemekte. Büyük patlamadan bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu” demektedir.[112]

 Evrenin entropi seviyesi : Evren her baryon[113] için yüz milyo