Evrim’den ilk söz edenler milattan önce 6. yüzyılda İyonya’lı filozoflar olmuştur. Miletus’lu filozof Anaximender Animal Kingtom adlı eserinde evrim nosyonunu ilk kez ortaya atmış, bundan sonra yazdığı Lucretius On Nature adlı kitabında ise en güçlü türleri koruyan doğal seleksiyon anlayışından yana tavır alan bir yaklaşım sergilemiştir. 18. yüzyıla gelindiğinde biyolojide  ilk önemli girişimi Fransız doğa bilimcisi Buffon (1707-1788) yapmış, evrimi desteklemiş ancak zamanın yerleşik fikirlerine karşı durmaktan çekindiği için zaman zaman geri adımlar atmıştı. Fransız biyolog  Lamarck ise 1801 yılında yazdığı La Philosophie Zoologique adlı kitabında kendi evrim teorisinin ana hatlarını ortaya koymuştur. Ardından  İngiliz Biyolog Charles Darwin tarafından daha kapsamlı bir şekilde işlenen bu teori, ‘Evrim Teorisi’ olarak daha çok Darwin ile anılarak günümüze kadar gelmiştir.

Evrenin yaratılışında olduğu gibi canlıların yaratılışında da Tanrı’nın etkisinin olup olmadığı konusu teistler ile ateistler arasında çetin tartışmalara konu olmuştur. Teistler Tanrı’nın etkisinin şekli konusunda farklı şeyler söylemekle beraber canlıların oluşmasında Tanrı’nın mutlaka etkisinin bulunduğunu kabul etmektedirler. Bu etkiler öne çıkarılarak O’nun varlığını isbata gidilebileceğini savunmaktadırlar. Buna karşı ateistler ise canlıların kendi kendine tesadüfen ortaya çıkan bir evrim suretiyle meydana geldiğini savunmaktadırlar. Evrendeki düzen ve gâyenin Tanrı’nın yaratması ve iradesi ile açıklanması, diğer bir deyişle düzen ve gâyeye evrenin dışında bir açıklama getirilmesi, 18. yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinden gelen çeşitli tepkiler ile karşılaşmıştı. Kökeni Eski Yunan’a kadar dayanan bu anlayış “canlılığın ortak bir atadan gelip zamanla küçük değişiklikler ile farklılaşarak tesadüfen meydana geldiği” şeklinde özetlenebilir. Bu görüş 18. ve 19. yüzyıllarda Materyalizm anlayışının kuvvetli desteğini arkasına alarak canlılık kazanmış ve dinlerin temel öğretisi olan yaratılış kabulüne alternatif bir anlayış olarak kendine taraftar bulmuştur.

Lamarck, çevre koşullarının canlı organizmalar üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ve bu organizmaların da çevreye uyum sağlamak için değişim geçirdiğini öne sürerek görüşünü teorileştirmişti. Lamarck, bu değişimin kalıtım olarak bir sonraki kuşağa geçeceğini de söylemişti. Bu değişim, desteklenebilir nitelikte olduğunda gittikçe artan bir kompleksliğe yol açacak ve kullanılmayan organlar sonunda körelecekti. Darwin’in 1859 yılında yayınlananTürlerin Kökeni isimli  kitabı ile biçimlendirdiği evrim teorisi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek sosyal ve pozitif bilimlerin, gerekse çeşitli dünya görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Bu teori, biyoloji biliminin ötesinde jeolojiden ekolojiye, antropolojiden sosyolojiye kadar bir çok disiplini etkisi altına aldı. Doğayı konu edinmesinden dolayı pozitif alanla sınırlı kalması beklenen bu teori, sosyal alanı da kapsamına dahil etmiş ve teorinin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra İngiliz filozof Herbert Spencer tarafından ortaya konulan ve“Sosyal-Darwinizm” denilen bir akımdan söz edilir olmuştur. Teori, sadece doğanın işleyiş düzenini, onun tâbi olduğu kanunları açıklamakla kalmıyor; aynı zamanda yeni bir kozmoloji, yeni bir evren algısı sunuyordu. Aslında dünya Darwin’den önce evrim görüşüne çok da yabancı değildi. Ondan önce de evrimden söz edenler olmuştu. Hatta bu kişiler arasında din adamları da vardı. Canlılığın oluşumunda evrimsel bir süreç olabileceği kabul edilse de, canlılar arasındaki değişimin aynı türle sınırlı kaldığı inancı hakîmdi. Ancak Darwin’e göre tür içindeki değişimler yeni bir tür de oluşturabilirdi. Yani doğada türlerin sabitliği diye bir şey yoktu. Bir sürüngen kuşa dönüşebilir, ya da suda yaşayan bir canlı karaya çıkarak zamanla bir kara canlısı olabilirdi.

Darwin’e göre bugünkü canlı yapılar, doğal bir süreç içerisinde basit bir organizmadan gelişmişlerdir. Canlı hücreler de nesilden nesile genetik değişime uğramışlardır. Ona göre değişmenin arkasında doğal gereksinimler yatmaktadır. Canlı bu değişim sürecinde yaşam mücadelesi vermekte, çevresine uyum sağlamaya ve ayakta kalmaya çalışmaktadır. “Doğal Seçilim” (tabiî seleksiyon) denilen bu süreç içerisinde güçlü canlıların yaşamlarını devam ettirebilme şansları zayıf olanlara nazaran daha fazla olmaktadır. Buna karşılık çevreye uyum sağlayamayan zayıf canlılar ise yok olup gitmektedir.

Liberal ekonomi görüşü evrim teorisinin dayandığı üç prensip olarak görülen, ‘kısıtlı kaynaklar için hayat mücadelesi’, ‘doğal seçim yoluyla ayıklanma’ ve ‘en uygun olanın hayatta kalması ve neslini devam ettirmesi’ ilkelerine sempati ile bakıyordu. Değişen doğa koşullarına uyum sağlayamayanlar mücadeleyi kaybediyor, böylece doğa kendi şartlarına uyan nitelikteki canlıları seçiyor ve doğal seçimle hayatta kalmış olanlar kendi aralarında üreyerek nesillerini devam ettiriyordu. Doğadaki hayat kanunu buysa, o zaman ekonomik hayata da müdahale etmemek ve işleri kendi doğal akışına bırakarak yaşamaya hak kazananların üste çıkmasına izin vermek gerekliydi. Darwin’in evrim düşüncesinin gelişmesinde döneminin popüler ekonomik düşünce tarzının büyük etkisi olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, bir taraftan Malthus’un ekonomi üzerine yazıları, diğer taraftan 18. yüzyılın büyük ekonomi filozofu Adam Smith’in görüşleri, teorisinin gelişiminde önemli etkiler ve katkılarda bulundu.

Aynı zamanda bir Hıristiyan din adamı olan Thomas Malthus, 1798 yılında kaleme aldığıNüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme isimli eserinde, o dönemde yaşanan ciddi kuraklıktan, hızlı endüstrileşme ile gelen göçlerden ve sayıları giderek artan yoksulların durumlarından oldukça endişelendiğini belirtmiştir. O’nun bu endişeleri; “insan nüfusu ile doğal kaynaklar arasındaki ilişki üzerine” oturan o ünlü ilkesini ortaya koymasını sağlamıştır. Malthus, yiyecek üretiminin aritmetik; nüfusun ise geometrik olarak arttığını savundu. Buna göre, nüfusun her zaman yiyecek mevcuduna göre daha fazla olduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Ancak nüfusun mevcut kaynaklara göre fazlalığı, “yoksul ve yeteneksizlerin açlık, kıtlık, sefalet, salgın hastalık, ihtilal, savaş ve benzeri olgular aracılığıyla elenmesi sayesinde, kontrol altında tutulmakta böylece denge sağlanmaktadır”. Bir başka ifade ile, hayatta kalma mücadelesinde tabiat, güçlünün başarmasını, zayıfın ise yok olmasını temin etmektedir.

Darwin Türlerin Kökeni adlı kitabının sonlarında, ilk yaşam biçiminin ‘yaratılmış’ olabileceğini söylüyor ve kitabını şu cümleler ile bitiriyordu: “Yaradanın başlangıçta bütün özünü birkaç ya da bir biçimde üfürdüğü yaşamı böyle anlayan ve bu gezegen çekimin değişmez yasasına göre dönüp dururken, böylesine basit bir başlangıçtan en güzel, en olağanüstü, biçimlerin türemiş ve türemekte olduğunu kavrayan bu yaşam görüşünde gerçekten yücelik vardır.” Ancak daha sonra, ‘yaratılış’ kelimesini kamuoyunu dikkate alarak kullanmasından dolayı pişmanlığını dile getirmiştir. Her ne kadar o, türlerin kökenine ilişkin bu eserinde, insanın nasıl meydana geldiği konusuna girmese de, 1871 yılında yayımladığı insanın kökenine dairİnsanın Türeyişi isimli eserinde bu konudaki yargısını açıkça ortaya koyuyordu. Darwin, insanı evrim noktasında hayvandan ayrı tutmaktan ve onun yaratılması, gelişmesi için hayvanların tâbi olduğu güçten ayrı özel güçlerin gereğine inanmaktan çok uzaktı. Ona göre insanların, kendisinin bu kadar genel saydığı evrim kuramının dışında kalmasının bir mânası yoktu. İnsanın değeri, büyüklüğü, kendisinden daha aşağı varlıklardan gelmesiyle değişmezdi. O, aksine serbest bir deyişle, insanı düşkün bir melek sayan ilâhiyat iddialarına karşı, insanın gelişmeye erişmiş ve sonunda akılla seçkinleşmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını söylüyordu. Kısacası Darwin, insan ile hayvan arasında nitelik açısından değil, sadece nicelik açısından bir fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre en aşağı derecedeki omurgalı hayvanlarla maymunların zihinsel yetileri arasındaki uçurum, insanla büyük maymunların zihinsel güçleri arasındaki uçurumdan çok daha büyüktü.

Darwin’in ve takipçilerinin izahlarında ırkçı yaklaşımlar da bulunmaktaydı. Darwin’in önde gelen destekçilerinde Thomas Huxley, “Hiçbir rasyonel insan, hiçbir idrak sahibi, zencilerin, beyazların bırakın üstünü, eşiti bile olduğuna inanmaz” diyordu. Darwin’de evrimsel düşüncesini aynı derecede ırkçı fikirler üzerine bina etmiştir. İnsanın Türeyişi isimli eserinde, zenci ırkların beyaz insanlardan çok maymunlara yakın olduğuna ilişkin inancını dile getirmekte ve ayrıca çok uzak olmayan bir gelecekte, insanlığın medenî ırklarının soyunun tükeneceğine ve kesinlikle yerini dünyanın her yerinde vahşi ırkların alacağına inanıyordu.

Darwin’in teorisi kendisinin de kabul ettiği gibi bir çok zorluklarla karşı karşıya olan, somut bilimsel bulgulardan hareketle değil tamamen mantık yürütmeler ile ortaya konulmuş bir teoriydi. Darwin ortaya koyduğu teorinin zorluklarının gelişen bilim ile aşılacağına inanıyordu. Ancak Darwin bilimsel olarak ilk darbeyi, Fransız biyolog Louis Pasteur’un yaptığı deneylerle, onun cansız maddelerin tesadüfen hayat oluşturabilecekleri şeklindeki iddialarını çürütmesiyle almıştı. Ayrıca teorinin önceden var olan bir canlı türünün zaman içinde başka bir canlı türüne dönüştüğü, yani bütün canlıların birbirlerinden türeyerek meydana geldiği iddiasına dayanak olarak aranan fosil kayıtlarında beklenenin aksine canlıların birbirlerinden türediğini gösterecek ara geçiş formlarına rastlanmamıştır. Her ne kadar fosil bilimcilerinin yaptıkları araştırmalar, bazı çevreler tarafından kabul edilmek istenmese de, canlılığın aniden mükemmel bir şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Ardından modern bilimin verileri hücrenin kompleks yapısını ortaya koydukça hayatın moleküler seviyede incelenmesi tesadüfe meydan bırakmayacak şekilde güçlü ve akıllı bir tasarım gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

Darwin’de özellikle ‘göz’ gibi mükemmel bir yapıya sahip organların mükemmellikleri ve bunların teorisini soktuğu zorluklar karşısındaki çaresizliğinin farkındaydı. Türlerin Kökenikitabında doğal seleksiyon ve evrim teorisine karşı çıkan bir takım fikirlere değinmişti. Hatta kitabının bir bölümünde gözle ilgili yaşadığı problemleri incelemiş ve bu bölümü “Kusursuz Mükemmellikteki ve Karmaşıklıktaki Organlar” olarak adlandırmıştı. Darwin, teorisindeki boşlukların doldurulması için insanlara, hayal güçlerini kullanmalarını tavsiye ediyordu.

Darwin teorisi ile din, doğal  olarak, ilk günden itibaren karşı karşıya gelmişti. Çünkü bu teori ile birlikte dinlerin savunduğu yaratılış öğretileri artık bazı çevreler tarafından birer efsane olarak görülmeye başlandı. Teorinin en sıcak çatışmayı yaşadığı din, Hıristiyanlık idi. Tanrı’nın yeryüzüne, insanların arasına yine bir insan olarak, Hz. Îsâ’nın bedeninde tecessüm ettiği inancı, Hıristiyanlığın en temel doktriniydi. İnsanın kökeni üzerine din adına kabullenilemez fikirler ortaya atan bu teorinin en şiddetli çatışmayı böylesi bir Tanrı tasavvuru olan din ile yaşaması kaçınılmazdı. Dolayısıyla Darwin’in teorisi bütün dinlerden önce Hıristiyanlık için büyük bir problemdi ve bu yüzden kabulü aslâ mümkün değildi.Zâten Darwin’in kitabının yayımlanmasından hemen sonra bütün dünya da özellikle Hıristiyan ilâhiyatçılar tarafından çok ciddi eleştiriler ve tepkiler oluşmaya başlamıştı.

Günümüz materyalistlerinin çoğuna göre hayatı açıklamanın tek yolu evrimdir. Şayet materyalizm, Marx’ın dediği gibi bilimsel bir temele dayandırılacaksa bunun da tek yolu evrimin bilimsel olduğunun gösterilmesiydi. Ne var ki evrim modeli bilimin tanımında yer alan kriterlere uymaz. Bu nedenle sadece bir inanç sistemi olarak materyalist felsefenin temelini oluşturur. Marx ve Engels, Darwin teorisini kendi ideolojik amaçları doğrultusunda ilk sahiplenenlerdendi. Marx, Darwin’in kitabının “tarihteki sınıf mücadelesinin doğal bilimlerdeki temelini oluşturduğunu” söylüyordu. Evrim teorisini o kadar heyecanla karşılamıştı ki, Das Kapital’i Darwin’e ithaf etmek için kendisinden izin istedi. Ama Darwin, Marx’ın teziyle özdeşleşmenin kendi araştırmasının meslektaşları arasındaki güvenilirliğine zarar verebileceği endişesiyle bu talebi nazikçe reddetti. Marx, Darwin’in araştırmasında her şeyden önce iki şeyi değerli bulmuştu. Birincisi, evrim teorisi “doğal bilimlerde dine ilk defa ölümcül darbe vuran bir teoriydi.” İkinci olarak ise, Marx ve Engels, türlerin başlangıcı ve gelişimi teorisinin, kendilerinin kültürün başlangıcı ve gelişimi üzerine ortaya koydukları fikirlerle paralellik arz ettiğine samimiyetle inanıyorlardı. Engels, Marx’ın cenaze töreninde şunları söylüyordu : “Tıpkı Darwin’in organik doğada evrim kanununu keşfetmesi gibi, Marx da insanlık tarihindeki evrim kanununu keşfetmişti.”

Discovery Institute’da kıdemli bir biyolog olan Dr. Jonathan Wells, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmeye çalışılıp  eğitim sistemine yerleştirilmiş evrim teorisinin, bilim kisvesi altında materyalist felsefeye nasıl hizmet ettiğini Evrimin İkonları isimli kitabında şu şekilde anlatmaktadır : “Felsefi görüşlere sahip olmanın yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefi bir görüşü vardır. Öte yandan, halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve bilim kisvesi altında sunulmaması gerekir. Kuşkusuz, insan doğasına ilişkin hiçbir felsefi görüş, Newtoncu fizik veya Mendel genetiğiyle eşit değerde bir düşünce olarak ele alınmamalıdır. Ne var ki Amerikan halk okulları biyoloji sınıfları tam da bunu yapmaktadır. Evrimin tasarlanmamış olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade, materyalist felsefeden kaynaklanmaktadır. Açıkçası, biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe, deneysel bilim kisvesi altında öğretilmektedir. Materyalist felsefe bağlamında ne düşünülürse düşünülsün, kuşkusuz o, kanıttan çıkarsama yapmak yerine, kendisini zorla kanıta kabul ettirecektir. Her ne kadar işin içinde bilimsel meseleler varsa da, gerçekte özü mittir.” Özellikle son yıllarda Amerika’daki bir çok okulda evrim teorisinin yanında hatta bazı eyaletlerde evrim teorisine karşı yaratılış gerçeğinin anlatıldığını da vurgulamakta fayda vardır.  Bu konu birçok eyalette mahkemelere intikal etmiştir. Evrimcilerin savunduğu gibi insanın ortak bir ata kabul edilen maymundan türemediği, aksine insan şeklinde yaratılmış olduğu inancı yaygınlaşmakta ve bu inanç bilimsel açıdan da kendine bir çok dayanak bulmaktadır.

Teleolojik kanıtın, Darwinizm ile birlikte ciddi biçimde sarsılacağı ve yıkılacağı bir süre düşünülmüştür. Ancak bu düşünce fazla sürmemiştir. Çünkü evrim teorisi, bilimsel teorinin tanımı gereği, bilimsel olmayan bir teoridir. Bir teorinin bilimsel olarak sınıflandırılabilmesi için, bu teorinin gerçekleri kendi içerisinde, genel yasalar çerçevesinde temsil etmesi gerekmektedir. Günümüzde evrim teorisinin delilleri ciddi bir şekilde ünlü biyologlar ve fosil bilimciler tarafından eleştirilmekte, evrime inanan bir çok bilim adamı ise Tanrı’nın varlığını kabul ederek bunu evrim fikri ile bağdaştırmaya çalışmaktadırlar. Evrimin bilim dışı olduğu konusunda son derece ikna edici nedenler ileri sürülürken ülkemizdeki durumun, evrimin bir teori bile değil kesin bilimsel bir kanun olduğu tarzında yaklaşımları yansıtması oldukça düşündürücüdür. Evrimi bir kanun gibi kabul eden bazı çevreler, evrim teorisinin tartışılmasını bile istememektedirler. Ne var ki bilimsel bir teorinin hatta bir kanunun bile sorgulanması bilimsel gelişmenin temeli olmuştur.

İngiltere’de yazarlık yapan ve Jeoloji Birliği üyesi olan Richard Milton bu konuda şu şekilde söyleyerek Darwinizm anlayışının ardındaki gerçeği güzel bir şekilde ortaya koymaktadır : “Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasından yüz otuz yıl sonra, Darwinizm hâlâ bir teoridir ve hâlâ tartışmaları kesin olarak sona erdirecek belirleyici ve rakipsiz ampirik kanıtlardan  -teorinin doğruluğunu kati olarak gösteren ve toplum tarafından kabulünü sağlayan kanıtlardan- yoksundur. İronik biçimde, yirminci yüzyılın büyük bir kısmı boyunca Darwinistler sanki kesin kanıt bulmuş ve sanki toplum olarak bizler çoktan onların teorisini kabul etmişiz gibi davranmışlardır. Fizik ya da kimya gibi herhangi bir başka ciddî bilimsel disiplinde, bilim adamları yeni bir teoriyi, o teorinin yanlışlığını ortaya koyacak kanıt aramak ve onu test etme fırsatı bulmaktan memnuniyet duyarlar. Buna karşın evrimsel biyolojide Darwinistler teorileriyle çelişen kanıtlardan uzak dururken, bu teoriyi destekleme eğilimi gösteren bütün kanıtları aktif şekilde arar ve sahiplenirler. Örneğin prensip olarak nerede evrimle ilişkili bir kanıt varsa, Darwinistler bu kanıtın kendi mutasyon ve doğal seçme teorilerinin kanıtı olduğunu ileri sürerler.”

Jonathan Wells Evrimin İkonları kitabında teoremlerin geçerliliğini şöyle söyleyerek ortaya koymaktadır: “Teoremleri kanıt karşısında sınamak hiç bitmez. Ulusal Akademi’nin kitapçığı haklı olarak şunu belirtiyor: “Her bilimsel bilgi, prensipte, yeni kanıt elde edildiğinde değişmeye mahkumdur.” Bir teoremin ne kadar süre savunulacağı veya kaç tane bilim adamının ona inanacağı bu bağlamda önemli değildir. Eğer ona karşıt bir kanıt ortaya çıkarsa, teoremin yeniden değerlendirilmesi veya hatta terk edilmesi gerekir. Aksi halde o, bilim değil mit olur.”