Agnostisizm (Bilinemezcilik), Yunanca ‘Bilinemez’ manasına gelen ‘Agonustos’ kelimesinden alınmış bir tabirdir. Sonsuz, ilk sebepler, cevher, eşya ve olayların son gâyesi gibi metafizik hakikatleri insan zihninin asla bilemeyeceğini ileri süren ve böylece metafiziğe bilinemez diyen sistemlerin adıdır. Buna göre, insan zihninin veya aklın reel değeri yoktur. Bu anlayış, görünülen âleminin ilk ve son sebeplerinin akıl için daima meçhul kalacağını iddia eder. Böyle olunca da agnostisizm objektif bir bilginin ve fizik ötesinin (metafiziğin) imkânsızlığını kabul etmiş olur. Agnostisizm, metafizik sahasıyla sınırlanmış bir şüpheciliktir. Agnostik, çoğu halde bir ilimcidir. Metafizik tezleri açıkça reddetmez; fakat tespit etmenin imkânsız olduğunu söyler, mutlak bilgi elde edilemez, bilgimiz problemi çözmeye yetmez der. Tanrı’nın varlığı probleminde tavrını agnostik (bilinemezci) bir tavır olarak ortaya koyan Bertrand Russell “Bilinemezci Ne Demektir?”adlı yazısında agnostik için şu tanımı verir: “Agnostik, Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin ilgilendiği Tanrı ve gelecek hayat gibi sorunlarda gerçeği bilmenin imkânsızlığına inanır. Yahut büsbütün imkânsız olmasa bile, en azından bugün için imkânsızlığına inanır.” Batı’da agnostik terimi ilk defa 1869 yılında kendi zihni tutumunu nitelemek için Huxley tarafından kullanılmıştır. Huxley bu terimi, ateist, teist, panteist, materyalist, idealist, Hıristiyan veya serbest düşünenler gibi akımların, varlık problemini kendilerince çözdüklerini, ancak problemin kendisi için çözülemez olduğundan emin bulunduğunu ifade etmek için kullanmıştır. Huxley, teorik akla dayalı bilginin imkanını sorguladıkları için septik filozof David Hume ve Kritisizmin büyük filozofu Immanuel Kant ile kendini aynı safta görmüştür.

Agnostisizm, İslâm düşüncesinde ‘Lâedriyye’, ‘Sûfestaiyye’, ‘Vâkıfiyye’ ve ‘Şek Ehli’ gibi tabirlerle ifade edilmiştir. Arapça’da ‘bilmiyorum’ anlamına gelen lâedrî fiilinden türetilmiş olan ‘Lâedriyye’ klasik İslâm düşünce geleneğinde, özellikle kelâmcıların sofistler hakkındaki değerlendirme ve eleştirileri çerçevesinde gerçekleşmiş, sonradan modern Müslüman müellifler tarafından 19. yüzyıl Batı felsefesinde benimsenen agnostisizme karşılık olarak kullanılmış, insan aklının Tanrı ve evren hakkındaki mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefî akım olarak tarif edilmiştir. Agnostisizmin zıttı olarak kullanılan Gnostisizm (Bilinircilik) ise Arapça’da ‘İrfâniyye’ şeklinde kullanılmaktadır. ‘Tanrı başta olmak üzere varlık ve olaylara dair gerçek ve derunî bilginin duyu verilerine, akıl yürütmeye veya burhanî kanıtlamalara dayanmaksızın sadece keşif ve ilham yoluyla elde edilebileceğini ileri süren mistik ve felsefî bir akım’ olarak tarif edilebilecek olan ‘İrfâniyye’ terimi ‘bilmek, tanımak, kavramak’ anlamına gelen irfân kelimesinden oluşturulmuş, Yunanca ‘bilgi’ manâsındaki gnosisten türetilmiş gnostisizm karşılığında kullanılan bir terimdir.

İslâm inancında iman kalbin tasdiki ile oluşur ki bunun içinde yakîn (kesin bilgi) bulunmaktadır. Dolayısıyla imanla bilinemezcilik bir araya getirilemediği gibi iman, şek, istisna, tereddüt ve kararsızlık da kabul etmez. Ebu Hanife karasız duruma düşen kişiye, bu tereddütlerini izah ederek makul bir süreyi tanımakla beraber, sürekli bir agnostisizmi kabul etmez. Aynı görüşü diğer kelâm bilginleri de benimsemişlerdir. Kelâm literatürünün bilgi teorisini ortaya koyan bölümleri incelendiğinde bu yaklaşımı görebiliriz.

Agnostik (bilinemezci) anlayış, “Tanrı’nın var olduğu ve maddenin yaratıldığı görüşü” veya “Tanrı’nın olmadığı ve maddenin ezeli olduğu görüşü” gibi belli bir görüşü savunmasa da, bunun yerine tüm bu görüşleri aynı derecede bilinemez olarak niteler. Bilinemezci tavır “Bunların hangisinin doğru olduğu bilinemez” der.  Bu da bilinemezciliğin şüpheci yaklaşımını  bir iddia haline getirir. Yani bilinemezci tavır da aktif olarak bir fikrin savunulmasıdır, kişi eğer sadece kendisi ile sınırlı olarak “Ben bilemiyorum” derse bu bir iddia olmaz. Fakat “İleri sürülen şıklardan hangisinin doğru olduğu bilinemez” demek de bir iddiadır.